Aklında tek bir şey vardı: Beni bir yere yollayacaklar. Yeni kimlik, yeni şehir, belki Mersin, belki Antep. Adım değişecek, sakal bırakacağım, bir iş verecekler. Muhbirin sonu budur; ya kurşun ya da başka bir şehirde bakkal.
Üçüncü günün akşamı kapı çaldı. Keykavus değildi gelen. Yanında biri vardı; takım elbiseli değil, blucin ceketli, elli yaşlarında, elinde bir dosya. Hüseyin adamı tanıdı; tanımaması mümkün değildi, gazetelerde, televizyonlarda, kitap kapaklarında yüzü vardı.
Cem Sargın.
Yeraltı edebiyatının asi kalemi. Gölge Avcısı'nın yazarı.
— Otur, dedi Keykavus. Cem Bey seninle konuşacak.
Cem Sargın oturdu, ceketini çıkarmadı, dosyayı masaya koydu ama açmadı. Bir süre Hüseyin'e baktı; tepeden tırnağa, bir terzi gibi baktı.
— Adın ne? diye sordu.
— Hüseyin.
— Gerçek adın.
— Abdulgaffar.
— Hangisini seviyorsun?
Hüseyin cevap veremedi.
— Sana bir şey söyleyeyim, dedi Cem Sargın. Ben senin dosyanı okudum. Bir adam düşün; adını beğenmiyor, herkese başka bir isimle tanıtıyor kendini. Babası bir tarikat ağabeyinin adını vermiş ona, vefa borcu diye. Yani sen doğduğun gün bir borcun ödemesiydin. Anlıyor musun? Sen bir insan değil, bir senettin.
Hüseyin hiçbir şey söylemedi. Kimse ona bunu bu şekilde söylememişti.
— Şimdi sana bir şey soracağım. Yazarın seni ne yaptı?
— Muhbir yaptı.
— Kaç bölüm?
— Bilmiyorum.
— Ben biliyorum. Otuz bir bölüm. Otuz bir bölüm boyunca sen o romanda bir tek şey yaptın: Telefon açıp ihbar ettin. Bir tane sahnen var mı, tek bir sahnen; kendi başına bir şey yaptığın, kendi kararınla bir şey söylediğin? Yok. Bir kere kızın evine gidip fotoğraf gösterdin, o kadar. Onu da yazar yazdı.
Hüseyin'in çenesi kasıldı.
— Sonunda da seni harcamaya karar verdiler, dedi Cem Sargın. Hem de nasıl; Hayrullah'ın kıyafetini giydirip karanlıkta vurdurarak. Bir adamı öldürmek de bir şeydir, ama bir adamı başkası sanılarak öldürmek… Yani senin ölümün bile senin olmayacaktı. Başkasının ölümü olacaktı.
Sustu, bıraktı otursun cümle.
— Ben seni oradan alıyorum, dedi.
Hüseyin başını kaldırdı.
— Nasıl?
— Gölge Avcısı'nı biliyorsun.
— Biliyorum.
— Kahramanım öldürüldü. Kemal Yılmaz. Senin arkadaşların öldürdü, sen de oradaydın belki. Roman kahramansız kaldı; iki aydır yazamıyorum, yazsam da olmuyor. Boş bir roman gibi bir şey yok dünyada; ev gibidir, içinde kimse oturmayınca çürür.
Dosyayı açtı, bir kâğıt çıkardı, Hüseyin'in önüne koydu.
— Sana romanımın kahramanlığını teklif ediyorum.
Hüseyin kâğıda baktı. Bir sözleşmeydi. Sümeyye'nin yıllar önce Rüveyda'ya gönderdiği sözleşmenin aynısı; aynı yayınevi başlığı, aynı maddeler.
— Ben mi?
— Sen. Ama şu Hüseyin olarak değil. Abdulgaffar olarak da değil istersen; sana yeni bir ad koyarız, kendin seçersin. Romanda kimliği gizli bir ajan olacaksın. Karakteri Koruma Örgütü'ne karşı yürütülen operasyonları sen yöneteceksin. Devlet için çalışan, adı bilinmeyen, yüzü görünmeyen bir adam.
— Yani yine muhbirlik.
Cem Sargın güldü. Hoş bir gülüş değildi.
— Bak şuna dikkat et, dedi. Muhbirle ajan arasındaki fark nedir, biliyor musun? Muhbiri kimse yazmaz. Ajanın romanı olur. Aynı işi yaparlar, biri unutulur, öteki kahraman olur. Fark sadece kimin kalemine düştüğündür.
Hüseyin uzun süre kâğıda baktı. Sonra sordu:
— Peki beni öldürmeyecek misiniz?
— Niye öldüreyim? Kahramanımı niye öldüreyim? Ben seni yaşatacağım. Hem de nasıl yaşatacağım; ilk bölümde seni bir otelde göstereceğim, pencereden şehre bakacaksın, bir de kadın olacak yanında. Ondan sonra da sahneden hiç inmeyeceksin.
— Örgüt bulursa beni…
— Bulamayacak. Çünkü sen artık onların romanında değilsin. Onların yazarı seni okuyamayacak, Rüveyda denen kız da okuyamayacak. Sen benim sayfalarımda olacaksın.
İşte burada Hüseyin'in yüzü değişti. Cem Sargın bunu gördü, üstüne gitti:
— O kız romanın her yerini okuyabiliyormuş, öyle mi? Benim romanımı okuyamaz. Hiç kimse okuyamaz. Ben karartmayla uğraşmıyorum; benim romanım ayrı bir dünya.
Hüseyin kalemi aldı.
— Bir şartım var, dedi.
— Söyle.
— Adımı ben seçeceğim.
— Ne koyacaksın?
Hüseyin düşündü. Uzun düşündü. Hayatında ilk defa bir şey seçiyordu.
— Kerem, dedi.
— Neden Kerem?
— Bilmiyorum. Kimsenin borcu değil.
İmzaladı.
O gece anlattı. Sabaha kadar anlattı.
Hücre evlerinin yerlerini anlattı; Ankara'da dokuz, İstanbul'da dört, İzmir'de iki. Kimlerin kaldığını, hangi mahallede, hangi sokakta, hangi kattan girildiğini. Kapkan Togay'ın kullandığı üç telefonu söyledi. Merve'nin ablasının evini söyledi; kadın ayda bir oraya gidiyordu, herkesin bildiği tek zafiyetiydi.
Sonra asıl kıymetli olanı anlattı: Örtülü elemanları. Örgütte olduğu bilinmeyen, sıradan hayatlarını sürdüren, gerektiğinde ev açan, araç veren, evrak taşıyan insanlar. On yedi isim saydı.
Sonra parayı anlattı. Paranın nereden geldiğini. Kimin verdiğini, hangi yayınevinin hangi hesaba aktardığını, hangi derginin hangi projeyle fatura kestiğini. Bu kısımda Cem Sargın kalem aldı, not tuttu; notu Keykavus'a vermedi, kendi cebine koydu.
— Bu kadarı yeter, dedi sabaha karşı. Şimdi git uyu. Cuma günü başlıyoruz.
Cuma günü operasyon başladı.
Sabah dörtte üç şehirde aynı anda kapılar kırıldı. Ankara'da Batıkent'teki evde çatışma çıktı; içeridekiler önce kapıyı tutmaya çalıştı, sonra ateş açıldı, kimin önce açtığı hiçbir zaman belli olmadı. İki kişi öldü. Biri Selim'di; örgütün temkinli adamı, avukatlarla görüşen, rakamları tutan adam. Öbürü genç bir kızdı, adı Neslihan; onu ben tanımıyorum, başka bir romandan gelmiş, Ayşe Kadirioğlu'nun distopyasından. Yirmi iki yaşındaydı ve o romanda daha ölmemişti; yani kendi romanında hayattaydı, burada öldü.
Bunu bir düşünün. Bir karakter, kendi romanında yaşarken başka bir romanda öldürülüyor. Kadirioğlu ertesi gün bir açıklama yaptı, "karakterim üzerinde tasarruf hakkı yalnızca bana aittir" dedi. Kimse cevap vermedi.
İstanbul'da Kasımpaşa'daki evde kimse yoktu; çıkarken hepsini almışlardı, duvarda sadece kırmızı iplerle bağlanmış bir şema kaldı. İzmir'de dört kişi yakalandı, biri dördüncü kattan atladı, bacağı kırıldı, hastanede ifade verdi.
Toplamda otuz bir gözaltı. Bunların on biri örtülü elemandı; yani kimsenin bilmediği, hayatını sürdüren insanlar. Bir tanesi ilkokul öğretmeniydi, bir tanesi bir kadın doğum uzmanıydı, bir tanesi de Nermin Dağdelen'in polisiyesinden gelme emekli bir komiserdi. Dağdelen bu haberi alınca dizisinin çekimlerini durdurdu.
Operasyonun görüntüleri aynı gün yayınlandı.
Ama gazetelerde değil. Gölge Avcısı'nın internet sitesinde ve YouTube kanalında. Sekiz dakikalık bir video; kapıların kırıldığı anlar, koridorlar, eğik kameralar, elleri arkadan bağlanmış insanlar. Altında müzik vardı. Sonunda bir yazı çıkıyordu: "Gölge Avcısı, ikinci kitap. Yakında."
Yani bir operasyon, bir romanın tanıtımı olarak yayınlandı. Bunu daha önce kimse yapmamıştı.
Videonun bir yerinde, otuz altıncı saniyede, kapının arkasında duran bir adam görünüyor. Yüzü buğulanmış, boyu belli, ceketi belli. Altına da bir alt yazı düşmüşler: "Operasyonu yöneten isim gizli tutulmaktadır."
Rüveyda bunları okuyamadı.
Okumaya çalıştı, bulamadı. Benim romanımda Cem Sargın'ın satırları yoktu; başka bir yazarın kalemi, başka bir dünya. Ancak videoyu izleyebildi, o kadar. Otuz altıncı saniyeyi yirmi kere geri sardı.
Hayrullah çiftlik evinde haberi aldığında ayakta duruyordu, oturdu.
Selim ölmüştü. Otuz bir kişi içerideydi. On bir örtülü eleman deşifre olmuştu; o isimleri sadece dört kişi biliyordu ve biri Hüseyin'di.
— Ben sana ne demiştim, dedi Rüveyda'ya.
Rüveyda cevap vermedi.
— Ben sana ne demiştim?
— Duydum.
Hayrullah odadan çıktı, avluya indi, uzun süre orada kaldı. Geri geldiğinde sesi değişmişti.
— Bu adamı bulacağız, dedi. Nerede olursa olsun.
— Artık bizim romanımızda değil, dedi Rüveyda. Okuyamıyorum onu.
— O zaman okunabilecek bir yere getireceğiz.
O gece örgüt bir karar aldı. Kararı burada yazmayacağım; henüz yazmadım çünkü, yazdığımda öğrenirsiniz.
Ben o gece kendi masamda oturuyordum. Önümde Cem Sargın'ın sitesinden indirdiğim sekiz dakikalık video açıktı, otuz altıncı saniyede durdurulmuştu.
Adamın yüzü buğulanmıştı ama duruşunu tanıdım. Onu ben yazmıştım sonuçta.
Demek olabiliyormuş.
Demek bir karakter, yazarını değiştirebiliyormuş.
Bunu Sümeyye öğrenirse ne yapar? Ya Rüveyda öğrenirse?
O gece uyuyamadım. Sabaha karşı kalkıp bir bardak su içtim, mutfakta oturdum. Kendi romanımın içinde ilk defa yalnız hissettim.

Yorumlar
Yorum Gönder