İttifaklar yalnızca askerî düzenlemeler değildir. Bir devleti müttefik ilan etmek, onu tanımak, onun güvenliğini kendi güvenliğiyle özdeşleştirmek ve onun varlığını bir ahlaki ve siyasi norm olarak kabul etmek demektir. Bu yüzden her ittifak, hukuki metninin ötesinde bir meşruiyet transferi gerçekleştirir. Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı bu açıdan okumak gerekir.
7 Ağustos 2026'da Mekke’de imzalanan anlaşma, Suudi Arabistan ile nükleer silahlı Pakistan’ın Eylül 2025'te kurduğu savunma düzenini Türkiye’yi de içine alacak biçimde genişletti. Tarafların resmî söylemi savunmacı: pakt hiçbir ülkeyi hedef almıyor. Ancak Ekim başında Riyad’da toplanan komitenin, kolektif savunma taahhütlerinin fiilen uygulanmasına ve uzlaşılan askerî güçlerin Suudi Arabistan’a sağlanmasına karar vermesi, paktın bir niyet beyanı olmaktan çıktığını gösteriyor. Türkiye ve Pakistan’ın, Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz’de Husilere karşı önerdiği deniz savunma ittifakını desteklemesi ve tüm bunların İran savaşının ortasında gerçekleşmesi, tablonun ağırlığını artırıyor.
Bu yazının savı şudur: Mekke paktının asıl bedeli askerî değil, ideolojiktir. Türkiye, Suudi Arabistan’ı savunarak onu meşrulaştırıyor; Suudi Arabistan’ı meşrulaştırmak ise, o devletin taşıyıcısı olduğu Selefi doktrinin Türkiye’deki toplumsal ve kurumsal dirençlerini aşındırıyor.
Bu süreç üç aşamada işler.
Birincisi, tanınma. Bir dış aktörün dinî yayılma faaliyeti, o aktörle ilişkiler mesafeliyken toplumda şüpheyle karşılanır. Askerî ittifak bu şüpheyi ortadan kaldırır, çünkü müttefik hakkında eleştirel konuşmak, ittifakın kendisine karşı çıkmak anlamına gelir.
İkincisi, kurumsallaşma. Savunma sanayii ortaklığı, yatırım, vakıf ve eğitim iş birlikleri ittifakın doğal uzantılarıdır. Suudi sermayesinin Türkiye’de dinî yayın, burs ve vakıf alanındaki etkisi zaten artan bir görünürlük kazanıyor. İttifak bu faaliyeti siyasi koruma altına alır ve olağanlaştırır.
Üçüncüsü, eleştirinin güvenlik gerekçesiyle bastırılması. Savaş ortamında müttefikin inancını sorgulamak, ulusal birliği zayıflatmak olarak etiketlenir. Selefiliğe yönelik eleştiri, ulusal güvenlik tartışmasının dışına itilir ve sessizleşir.
Bu mekanizma yeni bir etki yaratmaz, var olan eğilimi hızlandırır. Suudi sermayesi ve kurumları zaten Türkiye’de dinî faaliyet yürütüyor. İttifak, bu faaliyetin önündeki toplumsal ve siyasi engelleri kaldıran bir çerçeve sunar.
Suudi devletini sıradan bir krallık olarak okumak, tarihsel bir hatadır. 1744'te Diriye’de Muhammed bin Suud ile Muhammed bin Abdülvehhab arasında kurulan ittifak, siyasi iktidar ile dinî doktrinin birbirini karşılıklı meşrulaştırdığı bir kuruluş sözleşmesiydi. Devlet doktrine kılıç, doktrin devlete meşruiyet sağladı. Aradan üç yüzyıl geçmesine rağmen bu yapı dönüşmüş olsa da çözülmedi. Suudi Arabistan’ın resmî dinî eğitim sistemi, Medine İslam Üniversitesi, İmam Muhammed bin Suud İslam Üniversitesi ve Ümmülkura gibi kurumlarla baştan sona Selefi akaide dayanır.
Bu yapının ihracat boyutu belgelenmiştir. 1961'de kurulan Medine İslam Üniversitesi’nin amacı, farklı ülkelerden gelen öğrencileri yetiştirip bu anlayışı kendi toplumlarına taşıyacak bir kadro oluşturmaktı. Rabıta, vakıflar, burs ağları, yurt dışına gönderilen vaizler ve milyonlarca basılı kitap aynı hattın kanallarıydı. Selefi kavram dünyası, yani tevhidin dar tanımı, bidat ve sapkınlık damgası, kendinden olmayanı dışlayan hakikat anlayışı Suudi kurumlarında üretildi ve onlarca yıl boyunca dünyaya dağıtıldı. El Kaide ve IŞİD gibi cihatçı örgütlerin ideolojik malzemesi de bu gelenekten beslendi.
Dolayısıyla Suudi Arabistan’la ittifak, bir devletle değil, devlet biçimine bürünmüş bir doktrinle ittifaktır. Kılıcın müttefiki olmak, doktrinin de müttefiki olmak demektir.
Selefilik, kurtuluşa eren tek bir fırka iddiası üzerine kuruludur. Bu iddianın mantıksal sonucu, diğer yorumların bidat veya sapkınlık sayılmasıdır. Türkiye’nin dinî ana akımını oluşturan Hanefi-Maturidi gelenek, Anadolu tasavvufu, türbe ve mevlid kültürü ve Alevi toplulukları bu dışlama kategorisinin içindedir. Dolayısıyla Selefilik Türkiye için yalnızca “başka bir yorum” değil, mevcut dinî dokunun neredeyse tamamını gayrimeşru ilan eden bir anlayıştır.
Bu dışlama teolojik bir görüş farkıyla sınırlı kalmaz. Selefi gelenek, yerel İslam’ı silerek Arap-Körfez kültürel kalıbını norm hâline getirir. Yani dinî bir yorum olarak değil, kültürel bir ikame olarak işler. Anadolu’nun yüzyıllar içinde oluşturduğu çok katmanlı dinî yaşam, tek bir kalıba indirgenir.
Bu etki bugün ilahiyat alanında da görünür hâldedir. Türkiye’de Hanefi-Maturidi olduğunu söyleyen pek çok ilahiyatçı ve din görevlisi, itikadî pratikte ya Eşari çizgiye ya da Selefi etkiye kaymıştır. Maturidi miras böylece iki yönden aşınır: kendi geleneğinin kelamî derinliğini taşıyan kadrolar azalırken, hadis merkezli ve kelama mesafeli yaklaşım ilahiyat eğitiminin ve dinî yayının belirleyici çerçevesi olmaya başlar. Bu süreçte Medine İslam Üniversitesi gibi kurumlarda yetişen kadroların ve Körfez kaynaklı burs ve yayın ağlarının payı belirleyicidir. Mekke paktı, bu eğilimin önündeki siyasi ve toplumsal direnci ortadan kaldıran bir meşruiyet zemini sunar.
Tarih bu tehlikenin yabancısı değil. Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın başında Hicaz’ın ve Karbela’nın Vehhabi güçlerce ele geçirilmesini hem siyasi hem dinî bir tehdit olarak yaşadı ve 1811-1818 arasında Mehmed Ali Paşa’yı Arabistan’a göndererek karşılık verdi. Bugünkü Türkiye ise aynı geleneğin merkez devletiyle askerî ittifak kuruyor.
Yemen bataklığı: Tuzağa düşme ve düşmanlık ekseni
İttifak literatürü, müttefiklerin iki tür riskle karşılaştığını söyler: terk edilme ve tuzağa düşme. Glenn Snyder’in kavramsallaştırmasıyla tuzağa düşme, bir devletin müttefikinin çıkar ve tercihleri yüzünden kendi çıkarlarıyla ilgisi olmayan bir çatışmaya sürüklenmesidir. Mekke paktı Türkiye için tam olarak bu riski taşıyor.
Suudi Arabistan Yemen savaşını Zeydilere ve Şiilere karşı mezhepsel bir çerçeveye oturtarak yürüttü. Türkiye bu cepheye çekildiğinde, kendi güvenlik gündemiyle ilgisi sınırlı bir savaşa, başkasının mezhepsel çerçevesiyle katılmış olur. Kızıldeniz’deki Husi karşıtı ittifak, Ankara’yı doğrudan İran hattıyla sürtüşmeye taşır. Bu hat Rusya ve Çin’in bölgesel çıkarlarıyla kesiştiği için düşmanlık ekseni genişler.
Asıl tehlike, bu dış düşmanlıkların iç dünyada yarattığı etkidir. Dışarıda büyüyen her düşmanlık, içeride Suudi çizgisine bağımlılığı artırır. Güvenlik, finansman ve silah ortaklığı Riyad’a yaslandıkça, Riyad’ın ideolojik tercihlerine itiraz edebilme kapasitesi azalır. Savaş ortamı, eleştirel mesafeyi ortadan kaldırır. Selefilik bu noktada bir mezhep tartışması olmaktan çıkar ve ortak düşmanla savaşan müttefikin inancı olarak tam bir meşruiyet kazanır.
Mekke paktının gerekçesi, Suudi Arabistan’ın İsrail’in bölgesel etkisi altına girmesini engellemektir. Bu hedef meşrudur; sorun, seçilen aracın hedefi yanlış yerde aramasıdır. Türkiye İsrail’in Ortadoğu ve Akdeniz’deki nüfuz genişlemesini sınırlamak istiyorsa, bunu İsrail’i dışlayan bir askerî blokla değil, İsrail’i de içine alan bir çatışmasızlık sistemiyle yapmalıdır. Dışlayıcı blok mantığı karşı bloku besler, bölgeyi kutuplaştırır ve Türkiye’yi Yemen’den İran hattına uzanan cepheye taşır.
Bu iki ittifak seçeneği niteliksel olarak aynı değildir. Suudi Arabistan, kuvvetler ayrılığının, seçimle iktidar değişiminin ve bağımsız basının bulunmadığı kapalı bir krallıktır ve Türkiye’nin dinî dokusuna yönelen bir doktrinin merkez devletidir. İsrail ise Türkiye için ideolojik bir tehdit taşımaz; kendi içinde demokratik rekabetin, bağımsız yargının ve kurumsal denetim mekanizmalarının işlediği bir devlettir. Türkiye’nin NATO ve Avrupa ile paylaştığı kurumsal ve normatif zemin, İsrail’le ilişkiyi Suudi çizgisinden çok daha sağlıklı bir temele oturtur.
İsrail’le ilişkinin koşulu ise Filistin meselesidir. Türkiye, en azından bir Filistin devletinin kurulmasını ve Filistinlilerin kendi devletlerine kavuşmasını sağlayacak bir çerçevede ilişki geliştirme imkânını aramalıdır. Meselenin doğrudan muhatabı olması gereken Mısır ve Ürdün’ün konumu ise sorunu daha da belirgin kılar: tarihsel Filistin’in toprakları bu iki devletin sınırlarıyla iç içedir, ama her ikisi de İsrail’le yaşadıkları savaşların ardından toprak iddialarından fiilen çekilmiş ve meselenin siyasi yükünü üstlenmekten uzak durmuştur. Bu yükü görmezden gelen devletler dururken, Türkiye’nin meseleyi tek başına sırtlanması için hiçbir gerekçe yoktur. Türkiye bu çabayı yalnız yürütmemeli; NATO ve Avrupalı müttefikleriyle birlikte yürütmeli, Mısır ve Ürdün’ü de doğrudan muhatap sıfatıyla sürecin içine çekmelidir. Yükün paylaşılması, çözümün kalıcılığının da ön koşuludur.
Bu çizgi aynı zamanda Suudi Arabistan sorununu da çözer: Riyad, İsrail’in etkisine kalmaz, çünkü bölgesel güvenlik tek bir cephe mantığıyla değil, İsrail’i de kapsayan çok taraflı bir sistemle kurulur. Türkiye, NATO ve Avrupalı müttefikleriyle birlikte bu sistemin mimarı olabilir.
Sonuç
Mekke paktının savunucuları, Türkiye’nin caydırıcılık, savunma sanayii ortaklığı ve Körfez sermayesine erişim kazandığını söyleyecektir. Bunlar gerçek kazançlar olabilir. Ancak bir ittifakın değeri, getirdiği imkânlarla değil, aldığı bedelle birlikte okunmalıdır. Bu bedel, hareket serbestisinin ve toplumsal dokunun bir başka devletin projesine rehin bırakılmasıdır.
Türkiye’nin bölgesel gücü, kutuplar arasında konuşabilmesinden doğar. Doğru yol, Filistin devletinin kurulmasını hedefleyen ve İsrail’i de içine alan bir çatışmasızlık mimarisini NATO ve Avrupa ile birlikte kurmaktır. Suudi Arabistan’la savunma sanayii ve ekonomi alanlarında ilişkiler sürdürülebilir. Fakat kolektif savunma taahhüdü, Türkiye’yi hem mezhepsel bir cephenin hem de kendi içinde dışlayıcı bir doktrinin yayılma alanının parçası yapar.
Bir toplumun dinî ve kültürel dokusu, savunma anlaşmalarının metinlerinde yer almaz; ama onların sonuçlarından en çok etkilenen alan odur.

Yorumlar
Yorum Gönder