Eğer gökten bir şey indiyse, o da insanın hayal edebilmesidir. Beynin nasıl olup da hayal edebildiği başlı başına bir muammadır ve bana kalırsa insanı insan yapan sıçrama tam olarak burada, bu muammanın içinde durur.
Rüya ile hayali birbirine karıştırmamak gerekir. Rüyada zihinsel sahne büyük ölçüde kendiliğinden oluşur; insan onun içinde hareket eder ama sahnenin kuruluşu üzerindeki denetimi sınırlıdır. Hayalde ise durum farklıdır. Uyanığızdır. Zihinsel sahneyi yalnızca yaşamakla kalmaz, onu kurar, değiştirir ve yönlendiririz. Algı ise bambaşka bir şey gibi görünse de aslında o da saf bir alım değildir. Beyin dışarıdan geleni olduğu gibi kaydetmez, sürekli kendi içinde bir model kurar, dünyayı önce içeride tahmin eder, sonra gözünün gördüğüyle düzeltir. Ama orada duyular sıkı bir fren gibidir; ne görüyorsam ona uymak zorundayımdır.
Hayal bunların hiçbiri değildir. Hayalde hem alt hem üst beyin birlikte çalışır. Uyanıksındır, kontrol sendedir, her şeyi ede ede, isteyerek yaparsın. Bir yandan rüya gibi gerçeklikten kopabilirsin: hayalinde uçup Kaf Dağı'na konar, orada iki dürüm Adana yiyip evine dönebilirsin. Ama rüyadan farklı olarak bu kopuş başıboş değildir. Sahneyi sen kurarsın, sen yönetirsin, canın isterse başka yöne çevirirsin. Gerçeklikten kopmuş olmak ile her şeye hâkim olmak, hayalde aynı anda bulunur. İşte insanı hayvandan ayıran şey budur.
Hayalin asıl gücü de şudur: orada olmayanı zihinde tutabilmek. Henüz olmayanı, uzakta olanı, hiç olmamışı. Plan yapmak, söz vermek, ummak, korkmak; hepsi bunun üstüne biner. Ve en önemlisi, gayb ancak böyle bir zihinde bir anlam kazanır. Görünmeyeni, ötede olanı, henüz açığa çıkmamışı düşünebilmek, orada olmayanı düşünebilmenin ta kendisidir. Hayal edemeyen bir zihin ne gaybı kurabilir ne de kendisine gelen bir sesi anlayabilir. Vahyi mümkün kılan da bu sıçramadır.
Üstelik bu sıçrama vahyi yalnızca mümkün kılmaz, onu üretir. Ama burada "üretmek" sözünü yanlış anlamamak gerekir, çünkü iki türlü üretmek vardır. Biri yoktan var etmektir, uydurmaktır, olmayanı kurmaktır. Öteki ise zaten var olanı açığa çıkarmaktır. Madenin altını ürettiğini söyleriz; oysa altın zaten oradadır, üretim onu yalnızca görünüre taşır. Matematikçi de ispatını gerçekten üretir, alnının teriyle üretir, ama asal sayıların sonsuzluğunu icat etmez; o zaten her zihinden önce doğrudur. Yapılan iş üretimdir, içerik keşiftir, ve bu ikisi birbiriyle çelişmez.
Hayal vahyi işte bu ikinci anlamda üretir. Vahiy zaten var olduğu için hayal onu üretir. Meseleyi belirleyen şey bu "zaten var olma"dır; hayali uydurmadan ayıran da budur. Hayal kendinden bir şey icat edip ona kutsallık yüklemez; zaten var olanı insanın alabileceği surete, imgeye, söze çevirir. Zaten Farabi ve İbn Sina peygamberliği anlatırken doğrudan muhayyileye başvururlar. Peygamber soyut manayı alır, o güçlü hayal gücü manayı imgeye, sembole, işitilir söze döker; vahyin neden kuru bir önerme yığını olarak değil de tasvirlerle, kıssalarla geldiği de bununla açıklanır. Muhayyile içeriği uydurmaz, içeriği tercüme eder.
İbn Arabi ise bu işi köküne kadar götürür. Eşyanın Tanrı'nın ilmindeki sabit halleri, yani ayân-ı sâbite, yokluktan yaratılmaz. Tecellî dediği şey, zaten sabit olanın açığa çıkışıdır; var olan, gizlilikten görünüre gelir. Hayalle vahiy arasındaki ilişkiyi en iyi anlatan yer de burasıdır bence. Hayalin yaptığı, ayân-ı sâbitede zaten sabit duranı zuhura getirmektir. Gayb kelimesi zaten örtülü olan demektir; vahiy de o örtünün açılmasıdır.
Buradan şu çıkar: hayali uydurmadan ayıran, yetinin kendisi değildir, çünkü yeti ikisinde de aynıdır. Ayıran şey, hayalin zaten var olana bağlı kalması, ona bir şey eklememesidir. Hayalin tek günahı, olmayanı ekleyip onu varmış gibi göstermektir. Yalancı bunu bile bile yapar, deli farkında olmadan. Vahiyde ise ekleme yoktur; alan, kendinden boşalmış olandır.
Peki, akla hemen şu itiraz gelir: "zaten var" demek, yalancının da söylediği şeydir. Herkes bir şey uydurup sonra onun zaten var olduğunu iddia edebilir. O halde hakikiyi sahtesinden ne ayırır?
Bence bunu ayıramayız, çünkü sahtecilik zaten benzeyen şeyler için yapılır; sahtenin ayırt edilememesi onun kusuru değil, başarısıdır. Gerçek zümrüdü sahtesinden herkes ayıramaz, bunun için sarraf olmak gerekir. Vahyin vahiy olduğunu da yalnızca onu alan bilir. Bu bir muhakeme, bir tartıp seçme değildir; doğrudan bir bilmedir. Alanın dışındaki hiç kimse için bu bir bilgi değildir. Ötekiler için ortada bilgi değil, bir karar vardır: ya kabul edersin, ya reddedip karşı çıkarsın. Nitekim bazı peygamberler tam da bu yüzden, yalancılıkla suçlanıp öldürülmüştür; kalabalık ayıramamıştır.
Ama burada iki ayrı şeyi karıştırmamak lazım. Vahyin vahiy olduğunu bilmek başka şeydir, o vahyin içeriğinin insanlık tecrübesine karşılık gelip gelmediği başka şey. Birincisi yalnızca alana açıktır. İkincisi ise herkese açıktır. Nasıl ki bir delinin deli olduğunu, onun iç dünyasına girerek değil, tecrübemizle anlıyoruz. Delinin kesinliği çoğu zaman hakiki inancınki kadar sarsılmazdır, yani kanaatinin şiddeti bir ölçü değildir; deliyi ele veren şey, söylediklerinin hayata çarpıp boşa düşmesidir. İçeriği yalnızca kendi kafasında tutar, dışarı çıkınca hiçbir yere oturmaz. Peygamberin getirdiği ise insana oturur, tecrübeyi tutar, insanı ve hayatı dönüştürür.
Bunun sebebi de baştaki o "zaten var olma"ya bağlıdır. Eğer hayalin ürettiği şey gerçekten zaten var olana bağlıysa, insanlığın ortak tecrübesinde er geç bir karşılık bulacaktır, çünkü o tecrübe de aynı gerçekliğin içinden geçer. Uydurma ise karşılıksız kalır, yalnızca üreticisinin zihninde yaşar. Yani alan içeriden bilir, insanlık dışarıdan tanır. Şu var ki bu ikinci tanıma sabırlıdır; karşılık çoğu zaman o an değil, kuşaklar sonra ortaya çıkar. Bir çağ yanılıp reddedebilir, ama zamanla açığa çıkar.
Vahyin doğrulanabilir tarafı kaynağında değil, insanda ve hayatta bıraktığı izdedir. Sahiciliğini, onu gönderenin göremediğimiz iç tarafına bakarak değil, insanda bıraktığı karşılığa bakarak okuruz. Ve her şey yine baştaki sıçramaya döner. Orada olmayanı düşünebilen bir varlık olmasaydı, ne gaybın anlamı kalırdı, ne vahyin bir muhatabı olurdu, ne de hakikatin insana inmesi mümkün olurdu. Vahyi mümkün kılan da, taşıyan da, sınanabilir kılan da aynı şeydir: hayal.

Yorumlar
Yorum Gönder