İbn Arabî'de İktidarın Dili: İkna ve Meşruiyet — Nuh Kıssası Örneği
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Nuh Fassı, ilk bakışta tenzih ile teşbih arasındaki gerilimi işleyen metafizik bir metin gibi görünür. Ama metni bir kez "kim, kime, nasıl seslendi de dinlenmedi" sorusuyla okumaya başladığınızda, karşınıza çıkan şey aslında bir başarısızlık anlatısıdır ve her başarısızlık anlatısı gibi, bir otorite, bir dil, bir ikna sorunu taşır. Bu yazının derdi, Fusus'u bir kez daha şerh etmek değil; İbn Arabi'nin Nuh'u nasıl bir siyasal fail olarak kurduğunu göstermek ve bu kurgunun bugün elimizde tuttuğumuz bazı soruları (temsil, meşruiyet, ikna, otoritenin dili) nasıl aydınlatabileceğini düşünmektir.
Metnin en çarpıcı cümlelerinden biri şudur: Nuh, kavmine iki ayrı davet yöneltmiştir, biri gizli, biri açık; biri akla ve ruha, biri bedene ve maddi benliğe. Bu, İbn Arabi'nin kendi icat ettiği bir ayrım değil, doğrudan Nuh suresine dayanır: Nuh önce "Ben onları açıktan açığa davet ettim" der (Nuh, 71/8), sonra "Sonra bunu hem gizli, hem açık söyledim" diye ekler (Nuh, 71/9) ve ardından "Rabbinizden bağışlanma dileyin, şüphesiz O çok bağışlayandır" çağrısını yapar (Nuh, 71/10), ki metinde bu çağrı "Rabbınızdan mağfiret dileyin ki, O günahları örtücüdür" biçiminde geçer. İbn Arabi, bu iki ayrı çağrının (açık/gizli) tek bir ayette birleştirilmediğini, dolayısıyla kavminin ondan kaçtığını söyler. Bu, teolojik bir tespitten çok, bir iletişim eleştirisidir. Nuh'un hitabı bölünmüştür; muhatabına iki ayrı zamanda, iki ayrı ayetle, iki ayrı kayıtla ulaşmıştır. Ve tam da bu bölünme, kavmin nezdinde bir güvensizlik, bir kaçınma üretmiştir.
Burada ilginç olan şu: İbn Arabi, kavmin parmaklarını kulaklarına tıkamasını, örtülerine bürünmesini bir inatçılık olarak değil, Nuh'un kendi davetindeki örtme hareketinin bir yankısı, bir taklidi olarak okur. Yani ret, davetin bir aynasıdır. Kavim, Nuh'un sözünde gördüğü çatlağı, kendi bedeniyle tekrar etmiştir. Bu, klasik bir "inatçı kavim, hakikate kapalı kalp" anlatısından çok daha ilginç bir şey söylüyor: otoritenin kendi iç tutarsızlığı, tebaasının direnişinde geri döner.
Bu, sadece Fusus'un iç meselesi değil, her otorite biçiminin karşılaştığı yapısal bir sorun gibi görünüyor. Herhangi bir iktidar, dini, siyasi, kurumsal, kendi hitabını parçalı, çelişik, güvenilmez bir biçimde kurduğunda, muhatabından aldığı cevap da parçalı ve güvensiz olur. Bu, modern siyaset biliminin "meşruiyet krizi" dediği şeye çok yakın durur; ama İbn Arabi bunu bir dil/hitap sorunu olarak, yani bir retorik-teolojik mimari sorunu olarak temellendiriyor. Otorite, sadece güçle değil, kendi söylemini tutarlı kılabilme kapasitesiyle kurulur ya da çöker.
Metindeki en sert ve en az yumuşatılabilir cümle şudur: "Allah'a davet, davet olunan kimse için hiledir. Çünkü O, önce yok olmuş değildi ki gayeye davet olunsun." Bu cümleyi ciddiye almak gerekir, çünkü İbn Arabi burada davet fiilinin kendisini sorunsallaştırıyor: eğer davet edilen şey zaten oradaysa, davet nasıl bir davet olabilir? Cevap: davet, olmayanı var kılan bir şey değil, zaten var olanı fark ettirme girişimidir ve her fark ettirme girişimi, muhatabı bir yere yönlendirdiği için, ister istemez bir yönlendirme, bir "hile" taşır.
İbn Arabi bunu ahlaki bir suçlama olarak söylemiyor, bir yapısal tespit olarak söylüyor. Ve devamında ekliyor: Nuh kavmini hile ile davet ettiği için, kavmi de hile ile karşılık verdi. Yani davetin biçimi, cevabın biçimini belirliyor. Bu önerme bugün bize tanıdık geliyor: her ikna girişimi bir çerçeveleme taşır ve muhatap bu çerçevelemeyi sezdiğinde, samimi bir kabulle değil, stratejik bir cevapla karşılık verir. Nuh'un kavmi "hayır" dememiştir aslında, sadece davetin oyununa kendi oyunlarıyla katılmışlardır.
İbn Arabi'nin bu tespiti; modern söylem ve ideoloji yaklaşımlarının, propaganda kuramının, hatta bugünkü 'algoritmik ikna' tartışmalarının temelinde yatan bir kavramlaştırmayı hatırlatır. Bir söylem ne kadar "dışarıdan" bir hakikate çağırıyorsa, yani muhatabın zaten sahip olduğu bir şeyi değil ona yabancı bir şeyi dayatıyorsa, o kadar dirençle karşılaşır. İbn Arabi'nin çözümü ilginçtir: gerçek ikna, muhatabı bir yere götürmek değil, onun zaten içinde olduğu şeyi ona göstermektir. Nuh'un başarısızlığı, kavmini bir yere sürüklemeye çalışmasıdır; Muhammed modelinin (metinde zımnen üstün tutulan model) başarısı ise, muhatabına "sen zaten oradasın" diyebilmiş olmasıdır.
Rab ile İlah Arasında: Sabit Otorite mi, Müzakereci Otorite mi?
Metnin ilerleyen kısmında küçük ama yoğun bir ayrım var: Nuh "Rabbi" demiştir, "İlahi" dememiştir; çünkü Rab sabittir (sübut taşır), İlah ise isim ve sıfatlarla birlikte değişir. Bu ayrımı bir dilbilgisi notu olarak geçmek kolay olur, ama aslında burada otoritenin doğasına dair bir tercih var. Sabit bir otorite talep etmek, değişmeyen, tartışılmayan, konjonktüre göre biçim değiştirmeyen bir otorite, ile değişken, çoğul, her defasında yeniden müzakere edilen bir otorite talep etmek arasında fark vardır.
Nuh, sabit olanı seçmiştir. Ve İbn Arabi'nin metni, bunu örtük biçimde onun katılığıyla, esnemezliğiyle, sonunda beddua noktasına varmasıyla ilişkilendirir: "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma" (Nuh, 71/26). Sabit otorite talebi, uzlaşmaz bir sona doğru gider, çünkü müzakereye kapalıdır. Buna karşılık metin, Muhammed'in kavmiyle kurduğu ilişkide bir esneklik, bir kapsayıcılık görür: "gündüzde geceye, gecede gündüze çağırdı" der ve bunu tek bir ayete bağlar: "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur; O işitendir, görendir" (Sura, 42/11). İbn Arabi'ye göre bu ayet, cümlenin ilk yarısında tenzihi (benzeri yoktur), ikinci yarısında teşbihi (işiten, gören) tek bir hitapta birleştirir; Nuh'un elinde ise böyle birleştirici tek bir ayet yoktur, onun tenzihi ve teşbihi ayrı ayrı çağrılara dağılmış durumdadır. Bu, otoritenin değişen koşullara göre kendini yeniden ifade edebilme kapasitesidir.
Bu ayrım, siyaset felsefesinin çok bildik bir tartışmasına, egemenlik (sovereignty) ile temsil (representation) arasındaki gerilime çarpıcı bir açıdan yaklaşıyor. Sabit, değişmez bir otorite (Rab), ki bunu modern dilde "egemen istisna" kuran bir güç olarak da okuyabiliriz, kendini asla yeniden müzakere etmez, sadece itaat ya da yıkım bekler. Değişken bir otorite (İlah) ise her defasında yeni bir "vech" ile, yani yeni bir temsil biçimiyle karşımıza çıkar ve bu da onu, ne kadar çelişkili görünse de, daha kapsayıcı kılar. İbn Arabi'nin metni burada bir tercih öneriyor gibi görünmüyor sadece; iki farklı otorite biçiminin, iki farklı siyasal sonuç ürettiğini gösteriyor.
Metin, Nuh kıssasını "Benden başka vekil tutmayın" ayeti üzerinden yeniden kurar ve şu sonuca varır: mülk kavmindir, ama bu mülk üzerindeki vekalet Allah'a aittir; kavim, mülkte yalnızca mirasçıdır. Bu üç kelime, mülk, vekalet, miras, hukukun en temel temsil kavramlarıdır ve İbn Arabi'nin bunları seçmesi rastgele değildir. Kim, kimin adına, hangi yetkiyle tasarrufta bulunabilir; bir toplum kendi varlığının gerçek sahibi midir, yoksa yalnızca bir emanetçisi mi, bu sorular klasik siyaset felsefesinin de merkezinde durur.
Nuh kıssasının bu çerçevede okunması, kavmin reddini yalnızca bir inanç meselesi olmaktan çıkarır; bir temsil krizi haline getirir. Kavim, kendi mülkü üzerindeki nihai vekaleti başka birine (görünmeyen, sabit, müzakere edilemez bir Rab'be) devretmeyi reddetmiştir. Bu da bizi, modern siyaset teolojisinin, Carl Schmitt'ten Walter Benjamin'e, oradan güncel egemenlik tartışmalarına uzanan çizgide sorduğu bir soruya götürür: bir topluluk, kendi kaderi üzerindeki nihai yetkiyi neden ve nasıl bir dışsal otoriteye devreder, ya da neden devretmeyi reddeder? İbn Arabi'nin metni bu soruyu doğrudan sormaz, ama kavramsal malzemesiyle bu soruya çok yakın durur.
İbn Arabi'nin Nuh'u, kendi hitabını bölen, sabit ve uzlaşmaz bir otorite talep eden, kavmini bir "hile" ile davet edip aynı hileyle karşılık gören bir peygamber figürüdür. Bunun karşısına konan Muhammed figürü ise, hitabı birleştiren, farklı zamanları ve kayıtları tek bir sözde toplayabilen, kavmini bir yere sürüklemek yerine ona kendi hakikatini gösterebilen bir model olarak durur. Bu karşıtlık, İbn Arabi için elbette nihayetinde metafizik bir meseledir, hangi tavrın Hakk'ı daha doğru "tarif ettiği" meselesidir. Ama bu metafizik tercih, tesadüfen değil, tam da bir siyasal sonuç, cemaat kurabilmek ya da kuramamak, üzerinden temellendirilir.
Otorite biçimleri yalnızca güç, kurum ya da hukuk üzerinden değil, hitabın mimarisi üzerinden de kurulur ya da çöker. Bir söylemin, bir iktidarın, bir kurumun ne kadar tutarlı, ne kadar bölünmemiş, ne kadar muhatabını bir yere sürüklemek yerine onu kendi zemininde tanıyabilen bir dile sahip olduğu, salt ahlaki değil, doğrudan işlevsel bir sorudur; otoritenin tutup tutmayacağını belirleyen bir sorudur. İbn Arabi'nin sekiz yüz yıl önce bir peygamber kıssası üzerinden anlattığı şey, aslında her ikna girişiminin, her otorite kurma çabasının karşılaştığı bir sınavdır.

Yorumlar
Yorum Gönder