Demokrasinin en büyük sorunlarından biri, tek tek vatandaşların – yani kalabalıkların – belirli bir siyasi, ekonomik ya da toplumsal amaç etrafında bir araya gelerek örgütlenmesinin son derece zor olmasıdır. Vatandaş ancak sivil toplum yapıları, meslek örgütleri, sendikalar, dernekler ya da ortak bir ideolojik düşünce etrafında birleşmiş yapılar aracılığıyla siyasal bir güç haline gelebilir. Bu örgütlü yapılar olmadan bireysel oy, çoğu zaman yalnızca sembolik bir tercih olarak kalır.
Bu nedenle sıradan vatandaşın siyasal etkisi çoğunlukla seçim sandığında ortaya çıkar. Vatandaş oy verir, birilerini seçer ve ardından siyasal ve idari mekanizmadan büyük ölçüde çekilir. Seçtiği insanların aldıkları kararlara uymak zorunda kalır. Oysa demokratik yönetimin asıl meselesi, vatandaşın yalnızca yöneticileri seçmesi değil, seçtiklerinin yönetme biçimi üzerinde sürekli bir denetim ve etki gücüne sahip olabilmesidir. Demokrasi, seçim gününe sıkıştırılmış bir ritüel değil; gündelik hayatın her anına yayılmış bir denetim ve katılım rejimidir.
Hele Türkiye gibi, iktidara gelmenin ve devlet gücünü paylaşmanın meşruiyetini milletten alınan oy üzerinden kuran, fakat iktidar elde edildikten sonra milletin kendi seçtiği iktidar karşısındaki idari, hukuki ve siyasi zayıflığının giderilemediği toplumlarda bu sorun daha da belirginleşir. Burada demokrasi, bir rejim olarak değil, bir seçim tekniği olarak işler. Halk yönetir gibi görünür; ama aslında yalnızca yönetenleri belirler ve sonra sahneyi terk eder.
Daha önemlisi, mesele yalnızca kurumlarla ilgili değildir. Bunun kültürel bir tarafı da vardır. Egemene itaat etmek, tarihsel olarak yalnızca siyasi bir zorunluluk değil, zaman zaman ahlaki ve hatta dini bir erdem gibi de görülmüştür. Böyle bir kültürel zeminde vatandaşın devlete, iktidara ve siyasi otoriteye karşı hak talep etmesi kolay değildir. İktidara itiraz etmek, yöneticiyi eleştirmek veya devlet karşısında kendi hakkını savunmak çoğu zaman doğal bir yurttaşlık davranışı olarak değil, düzeni bozan bir tavır olarak görülür. İtaat kültürü, demokrasinin en görünmez ama en etkili zinciridir.
Böylece ortaya garip bir demokrasi biçimi çıkar: Millet iktidarı seçer; fakat iktidar seçildikten sonra milletin iktidar karşısındaki gücü büyük ölçüde sona erer. Vatandaş, kendisini temsil etmesi için verdiği siyasi gücü geri alamaz; onu sürekli denetleyemez; idari kararların oluşumunda doğrudan etkili olamaz. Seçimden seçime yeniden söz sahibi olur. Yani demokrasi, halkın egemenliğini ilan ettiği anda değil, tam da o anda askıya alınır.
Türkiye’de bunun siyasi iktidarların tarihinde tekrar tekrar yaşandığını görüyoruz. İktidara gelirken milletin karşısında duran siyasetçi ile iktidarın bütün imkânlarını eline geçirdikten sonraki siyasetçi arasındaki fark çoğu zaman şaşırtıcıdır. Çünkü mesele sadece kişinin değişmesi değildir; iktidarın yapısı kişiyi değiştirmektedir. İktidar, bir makam değil; bir dönüştürücü güçtür. İnsanı, söylemini, vaatlerini ve hatta ahlakını yeniden biçimlendirir.
İktidara gelmek için milletin desteğine ihtiyaç duyan siyasetçi, iktidarı ele geçirdikten sonra devletin idari, hukuki, ekonomik ve bürokratik imkânlarına sahip olur. Buna karşılık vatandaş aynı güç araçlarına sahip değildir. Dolayısıyla seçimle elde edilen demokratik meşruiyet, zaman içerisinde iktidarın vatandaş karşısındaki fiili üstünlüğüne dönüşür. Meşruiyet, güce; güç, tahakküme; tahakküm ise sessiz bir tek adam rejimine evrilebilir. Fareed Zakaria’nın “illiberal demokrasi” ve Levitsky ile Way’in “rekabetçi otoriterlik” kavramları, bu geçişin nasıl görünürde demokratik kurumlar korunarak gerçekleştiğini açıklar.
Asıl demokrasi sorunu da burada başlar. Vatandaşın yalnızca oy veren kişi olmaktan çıkarılıp; iktidarın her aşamasında hakkını arayabilen, kararları denetleyebilen, örgütlenebilen, gerektiğinde iktidara karşı hukuki ve siyasi güç oluşturabilen bir yurttaşa dönüştürülmesi gerekir. Bu dönüşüm, yalnızca yasal düzenlemelerle değil; eğitim, kültür, sivil toplum ve gündelik siyaset pratikleriyle mümkün olabilir.
Aksi halde sandık, milletin egemenliğinin başladığı yer değil, milletin egemenliğinin sona erdiği yer haline gelir. Ve o zaman demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi değil; halkın, kendi seçtiği efendiler tarafından yönetilmesine razı edilmesi olur.

Yorumlar
Yorum Gönder