İbn Arabi'de İktidar: İlahî Olmak İyi Olmak Değildir

Ağustos 26, 2026

Bir iktidar aslında iki ayrı şeyi bir arada taşır. Biri, tahtta oturan, adına hutbe okunan, meşruiyetin kaynağı sayılan görkemli yandır. Öteki, işi fiilen çeviren, gündelik idareyi yürüten yandır; memurun, tedbirin, sevk ve idarenin sessiz çarkı. Modern devlet bu ikisini ayırır: tahttaki figür giderek törenselleşir, hatta soyutlaşır; "halk", "millet" ya da sembolik kral, hükümranlığın adını taşırken gerçek iş idarenin eline geçer. Taht yerinde durur, fakat hükümet artık tahtın yaptığı iş değildir.

İbn Arabi'de ise bu ayrım aynı biçimde kurulmaz. Varlığı an be an var eden ve çekip çeviren irade, bir başkasının adına işleyen bir idare değildir. Hükmün kaynağı ile hükmün yürüyüşü arasında bir mesafe yoktur. Ebu Talib el-Mekki'nin "Zat'ın tahtı" dediği irade, her an doludur, her an işler. Olup biten şey, uzakta duran bir egemenin emrinin aşağıda uygulanması değildir; hüküm, olup bitmenin kendisinde gerçekleşir.
Bu anlamda taht hiç boşalmaz. Hükmeden ile hükmün yürütülmesi arasına, modern devlette olduğu gibi, bir boşluk girmez. İşleyişin arkasında başka bir iktidar aramak gerekmez; işleyişin kendisi hükmün gerçekleşmesidir.
Bunun siyasi sonucu açıktır. Eğer olup biten her şey Tanrı'nın iradesinin içinde gerçekleşiyorsa, mevcut olanı Tanrı'nın iradesinin dışına çıkararak eleştirmek mümkün değildir. Zorbanın iktidarı da, adil hükümdarın iktidarı da gerçekleştiği ölçüde aynı iradenin içindedir.

İlahi olmak iyi olmak değildir

Fakat bir şeyin Tanrı'nın iradesi içinde gerçekleşmesi, onun iyi ya da adil olduğu anlamına gelmez. Olmak ile haklı olmak aynı şey değildir.
Zulüm de gerçekleşir, adalet de. Zorba da hüküm sürer, adil hükümdar da. Bunların her ikisi de gerçekleşmiş olmaları bakımından Tanrı'nın iradesinin dışında değildir. Ama tam da bu yüzden Tanrı'nın iradesine bağlı olmak, siyasi meşruiyeti ayırt etmeye yaramaz. Her şey aynı anlamda ilahi iradenin içindeyse, "ilahi olmak" iktidarlardan birini ötekinden üstün kılan bir ölçü olmaktan çıkar.
Bir iktidarın varlığı onun haklılığının kanıtı değildir. Kuvvet, bir iktidarı var eder ve sürdürür; fakat onu haklı çıkarmaz. Zorbanın başarılı olması, onun adaletli olduğunu göstermez. Eğer gösterseydi, siyasi meşruiyet fiili başarıdan başka bir şey olmazdı.
Bu nedenle siyasi yargı, olup bitenin kendisinden çıkarılamaz. "Bu iktidar var mı?" sorusuyla "Bu iktidar adil mi?" sorusu aynı düzeyde değildir. Birincisi olguyla ilgilidir; ikincisi yargıyla. İktidarın varlığı Tanrı'nın iradesinin içinde olabilir; fakat iktidarın nasıl hükmettiği yine de sorgulanabilir. Ontolojik olarak açıklanmış olmak, siyasi olarak aklanmış olmak değildir.

Peki bu her zorbayı haklı çıkarmaz mı?

İtiraz yine de ortadadır. Eğer hüküm süren herkes Tanrı'nın iradesiyle hüküm sürüyorsa, zorbanın iktidarına karşı çıkmanın anlamı nedir?
Zorbanın var olması, ona itaat edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Var oluş bir olgudur; itaat ise bir sorudur. Bir iktidarın varlığı açıklanabilir, fakat ona uyulup uyulmaması ayrıca değerlendirilir.
Buradaki eşitsizlik belirleyicidir. İbn Arabi iktidarın varlığını Tanrı'nın işi sayar, ama yasayı, şeriatı, beşeri bir düzen olarak görür. Yasa kurulabilir, uygulanabilir, çiğnenebilir ve değişebilir. Şeriatı tanrısal emirlerin bütünü saysaydı, onunla hükmeden, iktidarını ilahi yasaya saran bir zorbayı da tanrısal saymak zorunda kalırdı: yasa Tanrı'nın, hükümdar onu uyguluyor, öyleyse itaat gerekir. Yasayı beşeri sayarak, zorbanın sığınacağı en güçlü örtüyü baştan çeker. Tanrı'nın yaratıcı iradesi zaten insanların yasaya uyup uymamasından bağımsız olarak gerçekleşir; bir insan yasaya uyabilir ya da karşı gelebilir, her iki durumda da gerçekleşen şey Tanrı'nın iradesinin dışında değildir. Fakat bu, uyma ile karşı gelmenin aynı değerde olduğu anlamına gelmez.
Zorbanın "Ben hüküm sürüyorsam Tanrı beni hüküm sürdürüyordur; öyleyse hükmüm de kutsaldır" demesi bu nedenle yeterli değildir. Hüküm sürmesi Tanrı'nın iradesinin dışında değildir; ama buradan hükmünün adil olduğu sonucu çıkmaz. Bir iktidarın varlığı ile o iktidarın hükmü birbirinden ayrılır. Ölçüt iktidarın varlığında değil, nasıl hükmettiğindedir. Kuvvet iktidarı mevcut kılar; adalet ise onu meşru kılar.
Fakat burada başka bir sorun ortaya çıkar. Eğer yasa da değişebilir ve çiğnenebilir bir düzen ise, adalet yalnızca yürürlükteki yasaya indirgenemez. Çünkü yürürlükte olan yasa da adil olmayabilir. Bu durumda hükümdarı yargılayan şey, yalnızca onun hangi yasayı uyguladığı değil, hükmünün adaletle ilişkisidir.
Böylece mevcut iktidar iki ayrı düzeyde düşünülür. Var olması bakımından Tanrı'nın iradesinin içindedir; fakat nasıl hükmettiği bakımından yargılanabilir. Birincisi hiçbir iktidarı ayrıcalıklı kılmaz. İkincisi ise hiçbir iktidarın sırf var olduğu için dokunulmaz olduğunu kabul etmez.

Üçüncü yol

Burada ortaya çıkan yapı, fiili iktidarı meşruiyetin kaynağı sayan anlayış ile meşruiyeti bütünüyle iktidardan koparan anlayıştan ayrılır.
İktidar gerçektir: vardır, hüküm sürer, sonuç doğurur. Onu yok sayarak bir siyaset düşüncesi kurulamaz. Ama iktidarın varlığı, kendi başına onun haklılığını üretmez.
Öte yandan adalet de olup bitenden bütünüyle kopuk, yalnızca soyut bir norm değildir. İktidar her zaman belirli bir yerde, belirli insanlara karşı ve belirli sonuçlar doğurarak hükmeder. Bu nedenle adalet sorusu da fiili iktidardan bağımsız olarak sorulamaz.
İbn Arabi'nin ayrımı, olan ile olması gereken arasındaki farkı ortadan kaldırmaz. Olan, gerçekleştiği için Tanrı'nın iradesinin içindedir. Olması gereken ise gerçekleşmiş olup olmamasından bağımsız olarak sorulmaya devam eder.
Bu nedenle hiçbir zorba yalnızca iktidarı elinde tuttuğu için haklı değildir. Ama hiçbir iktidar da sırf var olduğu için gerçek dışı ya da hükümsüz sayılmaz. İktidar vardır; fakat var olması, onun hakkında söylenecek son söz değildir.
Siyasi soru tam burada başlar: bu hüküm adil midir?

Yorumlar

Sırada bunu oku

Blogu takip et

Google hesabınla tek tıkla takip et; yeni yazılar Blogger okuma listende görünür.

Takip et Google hesabıyla