Hegemonyanın Anatomisi: Türkiye Entelektüelleri ve Üniversiteleri Neden Siyonizm’i Savunuyor?

 Türkiye'nin entelektüel sahnesinde, küresel adaletsizlikler karşısında takınılan sistematik sessizlik, özellikle Filistin meselesi ve Siyonizm eleştirisi söz konusu olduğunda, epistemik bir krize işaret etmektedir. Bu sessizlik, yalnızca bir suskunluk hali değil, aynı zamanda Batı merkezli bilgi rejimlerinin içselleştirilmesiyle örülmüş bir duvardır. Edward Said'in "Oryantalizm"i, bu durumu aydınlatan temel bir teorik araç sunar: Batı'nın epistemik hegemonyası, sadece Doğu'yu temsil biçimlerini değil, aynı zamanda Doğulu entelektüellerin kendi gerçekliklerini kavrayış biçimlerini de şekillendirmektedir.

Türkiye akademisinin Siyonizm'i analiz ederken başvurduğu kaynakların bile –Said veya Chomsky gibi– Batı entelektüel geleneğinin ürünleri olması, bu bağımlılığın trajik bir tezahürüdür. Ne var ki, bu eleştirel kaynaklar dahi, İsrail'in kurumsal lobileri tarafından uygulanan sistematik sansür mekanizmalarından azade değildir. Dolayısıyla, Siyonizm'in sömürgeci karakterine dair yerli ve özerk bir epistemik zeminin yokluğunda, akademik üretim, "güvenlik devleti" veya "tarihsel hak" gibi Batı'dan ithal edilmiş ve çoğu zaman meşrulaştırıcı işlev gören kavramsal çerçevelere mahkûm olmaktadır. Bu, yerel bağlamda köklü bir sorgulamanın önünü tıkayan epistemik bir tembelliktir.

Bu hegemonya, düşünce kuruluşlarında da belirgin. SETA veya ASAM gibi kurumlar, Orta Doğu politikalarını ele alırken Siyonizm'i "jeopolitik bir gerçeklik" olarak konumlandırıyor; eleştirel bir ifşa yerine, pragmatik bir kabul hâkim. Literatürdeki boşluk ise çarpıcı: Türkiye'de Siyonizm'in ideolojik kökenlerini inceleyen kapsamlı monografi sayısı sınırlı. Mevcut olanlar da genellikle Batı'daki "liberal Siyonizm" savunucularını referans alıyor. Bu durum, Antonio Gramsci'nin "kültürel hegemonya" kavramını akla getiriyor; entelektüeller, egemen ideolojinin parçası haline gelerek kendi eleştirel kapasitelerini yitiriyor. Sonuçta, bu epistemik zemin eksikliği, Siyonizm'i bir "felsefi sorun" olmaktan çıkarıp "tarihsel zorunluluk" haline getiriyor. Akademisyenler, konferanslarda Filistin'i "insani kriz" olarak tartışırken, Siyonizm'in yapısal şiddetini teorik bir araçla deşifre edemiyor. Bu sessizlik, sadece akademiyi değil, kamuoyunu da etkiliyor; zira entelektüel çevreler, toplumun vicdanını şekillendiren aktörler olarak rol oynamalıdır.

Entelektüel sessizliğin en somut tezahürü, tarih anlatısı üzerinden kendini göstermektedir. 2023'te İlber Ortaylı'nın, "Filistinlilerin para karşılığı topraklarını sattığı" yönündeki tartışmalı açıklaması, işgalin meşruiyetini bireysel "açgözlülük" naratifine indirgeyerek normalize eden klasik Siyonist söylemin bir yansımasıdır. Ortaylı'nın, 19. yüzyıl Osmanlı arazi satışlarını referans göstererek inşa ettiği bu anlatı, Balfour Deklarasyonu öncesi dönemi "serbest piyasa" mitiyle açıklamaya çalışır. Oysaki tarihsel veriler, 1948'e kadar Filistin topraklarının yalnızca %6-7'sinin Yahudi kuruluşlara geçtiğini ve bu satışların büyük ölçüde Osmanlı mirasçıları veya Levanten aracılar eliyle gerçekleştirildiğini, yerli Filistinli fellahların ise büyük ölçüde bu sürecin dışında kaldığını göstermektedir. Tarihçi Murat Bardakçı'nın, "Toprak satan aileler Filistinli değil" diyerek yaptığı düzeltmeye rağmen, Ortaylı'nın sözleri popüler kültürde hızla yayılarak, Filistin direnişini "kendi hatalarının bedeli" olarak damgalayan bir işlev gördü.

Celal Şengör'ün aynı minvaldeki, "Filistin toprak satmadı diyenler zır cahillerdir" şeklindeki provokatif çıkışı ise, bu anlatıyı daha da perçinlemiştir. Şengör, Siyonizm'in kökenindeki Avrupa antisemitizmini kabul etmekle birlikte, Filistinlileri "toprak satıp parasını yiyen" bir topluluk olarak karikatürize etmek suretiyle, sömürgeci şiddetin yapısal doğasını gözden kaçırmaktadır. Şengör'ün aile geçmişine dair iddialar da, bu tür müdahalelerdeki tarafsızlık sorununu tartışmaya açmaktadır.

Bu örnekler, sessizliğin nasıl "gürültülü bir meşrulaştırmaya" dönüşebildiğinin kanıtıdır. Ortaylı ve Şengör gibi popüler kültürde "bilge" statüsüne sahip figürlerin sözleri, Michel Foucault'nun "iktidar-söylem" ilişkisini hatırlatırcasına, tarihi iktidarın bir aracı haline getirmektedir. Bu anlatı, aynı zamanda Osmanlı tarihini de çarpıtmakta; Yahudi göçünü ve arazi satışlarını sıkı denetimlerle kısıtlamaya çalışan Osmanlı politikasını görünmez kılmaktadır. Erhan Afyoncu gibi tarihçilerin, "Yahudiler, Osmanlı yönetiminin tüm yasaklarına rağmen, hileli yollarla sınırlı miktarda toprak satın aldılar" şeklindeki düzeltmeleri ise, bu çarpıtmalara karşı önemli bir direnç noktası oluşturmaktadır.

Türkiye üniversitelerindeki durum ise sessizliğin bir diğer vechesini oluşturur. Boğaziçi veya ODTÜ gibi prestijli kurumlar, İsrail'le akademik iş birliklerini sürdürürken, eleştirel Siyonizm araştırmaları marjinalleşmeye devam etmektedir. "Yahudi Milliyetçiliği Olarak Siyonizm'in Sosyolojisi" gibi 2024'te yayımlanan çalışmalar, Siyonizm'i sömürgeci bağlamından kopararak nötr bir "milliyetçilik" kategorisine hapsetmektedir. Buna karşılık, Mardin Artuklu Üniversitesi'ndeki "Akademi ve Siyonizm" sempozyumu gibi eleştirel girişimler ise, uluslararası fon kesintileri ve akademik baskılarla karşı karşıya kalmaktadır. 2024'te Gazze'deki üniversitelerin yıkımı karşısında Türkiye akademisinin sergilediği kayıtsızlık, bu durumun vahim bir göstergesidir.

Bu epistemik krizi besleyen üç temel dinamikten söz edilebilir: Birincisi, neoliberal akademinin fon bağımlılığı; AB veya ABD kaynaklı hibeler, Siyonizm eleştirisini otomatikman "anti-Semitizm" ile eşleştiren bir sansür mekanizması işlevi görmektedir. İkincisi, değişken siyasi iklim; AKP döneminin "ılımlı" İsrail politikaları, eleştirel sesleri sindiren bir ortam yaratmıştır. Üçüncüsü ise, kültürel bir travma olarak Holokost anlatısının, Siyonizm'e yönelik her türlü yapısal eleştiriyi, etik ve politik meşruiyetten yoksun bırakacak şekilde, "Yahudi düşmanlığı"na indirgenmesidir. Sonuç olarak, Türkiye entelektüel sahnesi, küresel adaletsizlikler karşısında özerk ve etik bir duruş geliştirmek yerine, hegemonik söylemin pasif bir alıcısına dönüşmü durumdadır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrı’nın Tercümesi Kur’an’ın Psiko-Politik Okuması Üzerine Dördüncü Deneme: Travma İktidarı Nasıl Kurar

Weber'den Jung'a: Rasyonel Tahakkümden Mitolojiye Dönüş

Peygamberin Portresi: Kur'an'ın Psiko-Politik Okuması Üzerine Bir Deneme

Tanrı'nın Tercümesi: Kur'an'ın Psiko-Politik Okuması Üzerine İkinci Deneme

Devlet, Hegemonya ve Din: Kapitalizmin Zaferinde Bir Faktör Olarak Dini Örgütlenme

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrı’nın Tercümesi Kur’an’ın Psiko-Politik Okuması Üzerine Dördüncü Deneme: Travma İktidarı Nasıl Kurar

İktidarın Ontolojik Gerilimi: Musa ve Hızır Arasındaki Epistemolojik Uçurum

Tanrı’nın Tercümesi: Kur’an’ın Psiko-Politik Okuması Üzerine Üçüncü Deneme