Devlet, Hegemonya ve Din: Kapitalizmin Zaferinde Bir Faktör Olarak Dini Örgütlenme
Devlet ve onu araçsallaştıran iktidar mekanizmaları, temel işlev olarak halkın aydınlanmasından ziyade, onun ihtiyaçlarının yönetilmesi ve giderilmesi ilkesini merkeze alır. Bu, Antonio Gramsci'nin kavramlaştırmasındaki hegemonya sürecinin özünü oluşturur: yönetici sınıfın, toplumsal rızayı, zora dayalı baskıdan ziyade, gündelik hayatın ve temel ihtiyaçların yönetimi yoluyla üretmesidir. Bu ihtiyaçlar, piyasa ekonomisinin dinamikleri içinde şekillenir; sermaye gruplarının başlıca aktör, üretim süreçlerinin ise kaynak tahsisi ve arz-talep dengeleri üzerinden yürüdüğü bir düzlemde ilerler. Bu sistemde, toplumun "ihtiyaç" olarak tanımladığı şey, büyük ölçüde piyasanın sunduğu olanaklarla kurgulanır. Bu, hegemonyanın "sağduyu"yu (common sense) inşa etme mekanizmasının ta kendisidir; piyasa tarafından dayatılan mantık, zamanla toplumun kolektif aklında tartışılmaz, doğal bir gerçeklik haline gelir. Örneğin, beslenme ve barınma gibi temel insani gereksinimler dahi, tüketimin sürdürülebilir kılındığı bir ekonomik model içinde anlam kazanır.
Böylece, insanın doğal hakkı olan beslenme ve barınma, piyasa ekonomisinin belirlediği kapitalist ilişkiler ağına eklemlenir ve zamanla bu durum "doğal" bir gerçeklik olarak sunulur. Gramsci'nin işaret ettiği gibi, hegemonyanın en başarılı olduğu an, belirli bir sınıfın çıkarlarının, tüm toplumun ortak çıkarı ve evrensel gerçeği olarak görüldüğü andır. Bu süreçte, temel haklar, kapitalizmin meşruiyet zeminini oluşturan tüketim zincirinin birer halkasına dönüşür. Beslenme artık salt bir gereksinim değil, piyasanın ve onun ürettiği tüketim kültürünün bir parçasıdır. Bu, hegemonyanın ekonomik altyapı ile kültürel-ideolojik üstyapıyı birbirine kenetlediği "tarihsel blok"un somut bir tezahürüdür.
Bu tarihsel blokun istikrarı ve işleyişi açısından, sermayenin ve sosyal kontrolün belirli gruplar arasında paylaştırılması etkili bir yönetim stratejisi olarak görülür. Bu gruplar içinde merkezi bir role sahip olanlar, dini yapılardır. Zira bu yapılar, geniş kitlelere ulaşabilme kapasiteleri ve toplumsal meşruiyetleri sayesinde, sistemle halk arasında aracı bir işlev üstlenirler. Gramsci'nin "sivil toplum" olarak tarif ettiği, devlet ile ekonomik yapı arasındaki bu özerk alanda faaliyet gösteren dini kurumlar, yardımlaşma dernekleri, eğitim merkezleri, öğrenci yurtları aracılığıyla, hegemonyanın yeniden üretimine katkıda bulunurlar. Bu kurumlar, sermayenin dağılmadan belli bir kitleye kanalize edilmesini ve bu kitlenin ihtiyaçlarının sürdürülebilir ve yönetilebilir düzeyde tutulmasını sağlarlar. Böylece, potansiyel bir toplumsal muhalefetin önü alınır ve sistem içi çözümlerle tatmin edilmesi sağlanır. Bu süreçte dini gruplar, Gramsci'nin deyimiyle "organik aydınlar" rolünü üstlenerek, kapitalist sistemin değerlerini ve yaşam tarzını, kendi dini söylemleriyle meşrulaştırır ve yayarlar.
Bu nedenle kapitalist hegemonya, dini grupların örgütlü yapılarını bir tehdit veya sorun olarak algılamaz. Aksine, onları dolaylı yollardan teşvik eder ve sistemin devamlılığına hizmet eden bir "sosyal düzenleme aracı" olarak görür. Gramsci'nin devlet-toplum analizindeki "siyasal toplum" ve "sivil toplum" ayrımı burada farklı bir önem taşır. Dini gruplar, tam da bu iki alan arasında konumlanır; devletin polisiye veya büürokratik müdahalesini gerektirmeden, sivil toplumun içinde faaliyet göstererek rızayı organik bir biçimde inşa etmenin ve sistemi besleyen bir "ortak sağduyu"yu pekiştirmenin en etkili kanallarından biridir.
Bu işlevleriyle dini yapılar, kapitalist sistem için stratejik ortaklar haline gelir. Piyasanın yarattığı sosyal eşitsizliklerin ve tahribatların yumuşatıcı tamponu olarak çalışırlar. Yardım ağları, eğitim kurumları ve yurtlar aracılığıyla, sistemin ürettiği "dezavantajlı" kitleleri stabilize eder, onların öfke ve memnuniyetsizliklerini, "hayırseverlik" ve "dini dayanışma" retoriği içinde eritirler. Bu sayede, potansiyel bir sınıf temelli muhalefet, dini bir minnet ve bağlılık ilişkisine dönüştürülür. Dini otorite, bu süreçte, kapitalist piyasa mantığını meşrulaştıran ve onunla uzlaştıran bir "manevi aydın" rolü üstlenir.
Nihayetinde, dini otorite ile kapitalist piyasa mantığı arasında kurulan bu simbiyotik ilişki, hegemonyanın sürdürülebilirliği açısından hayati bir işlev görür. Sermaye, bu yapılar sayesinde toplumsal dengeyi sağlama maliyetini minimize ederken, dini gruplar da sistem nezdinde meşruiyet, kaynak ve etki alanı kazanır. Bu karşılıklı çıkar ilişkisi, kapitalizmin sadece dini grupları tolere ettiği pasif bir durum değil, onları aktif olarak kendi hegemonik projesinin vazgeçilmez bir bileşeni haline getirdiği aktif bir stratejidir.
Kapitalizmin komünizme karşı kazandığı zaferin ardındaki gerçeklerden biri de budur. Soğuk Savaş'ın ideolojik mücadelesi, sadece silahlanma yarışı veya ekonomik verilerle değil, aynı zamanda ve belki de daha derinden, "gönüllerin ve zihinlerin kazanılması" savaşıyla (the battle for hearts and minds) ilgiliydi. Komünist blok, dini, "halkın afyonu" olarak görüp bastırırken, kapitalist blok onu kendi hegemonik aygıtının bir parçası haline getirerek muazzam bir esneklik ve toplumsal nüfuz gücü kazandı. Batı'da, dini kurumlar, komünizmin "ateist tehdidine" karşı doğal bir kültürel savunma hattı oluşturdular. Yerel cemaatler, kiliseler ve dini yardım kuruluşları, sadece fiziki ihtiyaçları gidermekle kalmadı, aynı zamanda bireyleri, komünist alternatife kıyasla kapitalist yaşam tarzına ve bireycilik ideolojisine bağlayan bir sosyal doku, bir aidiyet ve anlam ağı ördüler. Bu, kapitalizmin, komünizmin sunduğu kolektif dayanışma vaadine karşı, kendi içinde barındırdığı ve dini meşruiyetle desteklenen bir "cemaat" ve "maneviyat" alternatifi sunabilmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla, kapitalizm için dini örgütlenme bir lüks veya göz ardı edilebilir bir olgu değil, onun toplumsal dokuyu yeniden üretmesi ve nihayetinde iktidarını kalıcı kılması için elzem olan yapısal bir unsurdur.
Yorumlar
Yorum Gönder