Kayıtlar

Süleyman ve Belkıs: İmanın Politik Tahlili-II

Süleyman'ın, Belkıs'ın tahtı için; "Kim bana onun tahtını getirebilir?" (27:38) sorusuyla talep etmesi, bir iktidar, yani egemenin kim olduğuna yönelik güç gösterisinden ziyade, onun kalbini kazanma arzusunun bir dışavurumudur. Buna göre, tahtın getirilmesi aslında metafizik bir gerçekliğe de işaret eder: O, Belkıs'ın yönettiği krallığın temsili değil, Belkıs'ın kalbidir.  Cinlerin tahtı getirmesi (27:39-40), Süleyman'ın bu içsel kaleyi fethetmek için gösterdiği tüm çabayı, hırsı ve sabırsızlığı temsil eden bir alegoridir. Zira cinler kalbleri evirip çeviren, etkileyen fısıltılar yayar. Ancak burada ince bir diyalektik iş başındadır: Her ne kadar Süleyman, bu kalbi "çalmak" için bir güç gösterisinde bulunsa da, aslında o kalbin sahibi çalınmak , yani kendisine gönüllü olarak teslim olmak istemektedir. Bu nedenle, Belkıs tahtı gördüğünde "Sanki o!" (27:42) der. Buradaki "benzeri" ifadesi, yalnızca fiziki bir eşyanın değil, Süle...

Âdem ve İblis Kıssalarında İktidarın ve Öteki'nin Teolojik Kodlanışı

 Kur'an'ı bir inanç nesnesi olmanın ötesine taşıyarak, onu insan zihninin temel kategorilerini -doğa, öteki, iktidar, yasa- nasıl inşa ettiğine dair bir belge olarak okumak gerekir. Bu metinler, insanın kendi varlığını anlamlandırma çabasının, mitolojik dil içinde gerçekleşen en kesif ifadelerinden biridir. Her anlatı, yalnızca tarihsel bir dönemin değil, insan bilincinin kendi içindeki bir devrimin izlerini taşır; ekonomik ve toplumsal bir kırılmanın, bireyin iç dünyasında ve Tanrı tasavvurunda yol açtığı köktenci dönüşümlerin kodlanmış halidir.Bu bağlamda Adem kıssası, insanlığın toprağı ekip biçmeye geçişine ışık tutan kurucu bir mitostur. Bu hikâye, sadece ilk günahın değil, ilk tohumun, ilk sınırın ve itaat etmek zorunda kalan insanın hikâyesidir. İtaat, bu yeni düzende, avcı-toplayıcının doğayla kurduğu diyalojik ilişkinin yerini alan tek yönlü bir buyruktur. Yasak ağaç, sadece bir sınır değil, insan arzusunun kendisinin ilk kez "yasa" ile karşılaştığı ve bu kar...

Weber'den Jung'a: Rasyonel Tahakkümden Mitolojiye Dönüş

Kapitalizmi yalnızca iktisadi bir mekanizma veya bu mekanizmanın politik alanı çerçevelemesi gibi tanımlara hapsetmek, onun köklerini besleyen felsefi, psikolojik ve sosyolojik katmanları görmezden gelmekten başka bir şey değildir. Bu yaklaşım, kapitalizmin salt bir ekonomik sistem olmanın ötesinde, insan zihnininde şekillenmiş bir anlam ve değerler evreni olduğunu ihmal eder. Gerçekte, kapitalizm bu disiplinlerin kesişiminde doğan karmaşık bir yapıdır; ancak asıl mimarı, bu kavramları bir araya getiren ve onlara meşruiyet kazandıran dildir. Bu dil, araç olmanın çok ötesinde, bir dünya görüşü yaratır ve bireyin algısını dönüştürür. Bu dilin en çarpıcı ve dönüştürücü ifadesi, Max Weber'in "Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu" nda ustalıkla betimlediği üzere, Protestan etiğinin rasyonel dilinde somutlaşır. Rasyonalite, kapitalizmin vazgeçilmez zihinsel altyapısıdır; zira Protestan etiğinin rasyonel söylemi, emeği seküler bir kutsallığa ve maddi başarıyı ilahi onayın ölç...

Vahiy Bize Epistemolojik Bir İmkan Sunar mı?

 Dini metinlerde merkezi bir yer tutan “vahiy” kavramı, insanlığın bilgi ile kurduğu ilişkinin derin ve tarihsel bir tezahürü olarak okunabilir. Bu kavram, temel bir epistemolojik soruyu gündeme getirir: Bilgi, bireysel deneyim ve akıl yürütmenin bir ürünü müdür, yoksa insanı aşan bir hakikatin -örneğin ilahi bir kaynağın- zaman ve dil içindeki açılımı mıdır? Bu kadim ikilem, bilginin kökeni üzerine yapılan felsefi tartışmaların özünü oluşturur. Vahiy, bu bağlamda, epistemolojinin geleneksel sınırlarını sorgulayan bir model işlevi görür; yalnızca akılcı ve ampirik yaklaşımların ötesine geçerek, bilginin "dışsal" ve aşkın bir temele dayanabileceği ihtimalini işaret eder. Farklı düşünce geleneklerinde bu model, mistik bir "açığa vurulma"dan rasyonalist bir "temel sezgi"ye kadar çeşitli formlar alır, ancak her durumda köklü bir epistemolojik araç olarak varlığını sürdürür. Nihayetinde, bu model bilginin salt bir birikim mi yoksa ezeli bir hakikatin yankısı m...

Hegemonyanın Anatomisi: Türkiye Entelektüelleri ve Üniversiteleri Neden Siyonizm’i Savunuyor?

 Türkiye'nin entelektüel sahnesinde, küresel adaletsizlikler karşısında takınılan sistematik sessizlik, özellikle Filistin meselesi ve Siyonizm eleştirisi söz konusu olduğunda, epistemik bir krize işaret etmektedir. Bu sessizlik, yalnızca bir suskunluk hali değil, aynı zamanda Batı merkezli bilgi rejimlerinin içselleştirilmesiyle örülmüş bir duvardır. Edward Said'in "Oryantalizm"i, bu durumu aydınlatan temel bir teorik araç sunar: Batı'nın epistemik hegemonyası, sadece Doğu'yu temsil biçimlerini değil, aynı zamanda Doğulu entelektüellerin kendi gerçekliklerini kavrayış biçimlerini de şekillendirmektedir. Türkiye akademisinin Siyonizm'i analiz ederken başvurduğu kaynakların bile –Said veya Chomsky gibi– Batı entelektüel geleneğinin ürünleri olması, bu bağımlılığın trajik bir tezahürüdür. Ne var ki, bu eleştirel kaynaklar dahi, İsrail'in kurumsal lobileri tarafından uygulanan sistematik sansür mekanizmalarından azade değildir. Dolayısıyla, Siyonizm'i...

Hegemonyanın Anatomisi: Türkiye Entelektüelleri ve Üniversiteleri Neden Siyonizm’i Savunuyor?

 Türkiye'nin entelektüel sahnesinde, küresel adaletsizlikler karşısında takınılan sistematik sessizlik, özellikle Filistin meselesi ve Siyonizm eleştirisi söz konusu olduğunda, epistemik bir krize işaret etmektedir. Bu sessizlik, yalnızca bir suskunluk hali değil, aynı zamanda Batı merkezli bilgi rejimlerinin içselleştirilmesiyle örülmüş bir duvardır. Edward Said'in "Oryantalizm"i, bu durumu aydınlatan temel bir teorik araç sunar: Batı'nın epistemik hegemonyası, sadece Doğu'yu temsil biçimlerini değil, aynı zamanda Doğulu entelektüellerin kendi gerçekliklerini kavrayış biçimlerini de şekillendirmektedir. Türkiye akademisinin Siyonizm'i analiz ederken başvurduğu kaynakların bile –Said veya Chomsky gibi– Batı entelektüel geleneğinin ürünleri olması, bu bağımlılığın trajik bir tezahürüdür. Ne var ki, bu eleştirel kaynaklar dahi, İsrail'in kurumsal lobileri tarafından uygulanan sistematik sansür mekanizmalarından azade değildir. Dolayısıyla, Siyonizm'i...

Devleti Kurmak: Peki, Hangi Devlet?

Türkiye, köklü tarihî hafızası ve jeopolitik konumu itibarıyla yalnızca bir ulus-devlet olmanın ötesinde, insanlığa yeni bir medeniyet tahayyülü sunma potansiyeli taşıyan bir düşünce merkezidir. Osmanlı’nın çok-kültürlü, çok-dinli yapısı ile Cumhuriyet’in radikal modernleşme çabası, aynı topraklar üzerinde iç içe geçmiş ve Türkiye’ye yalnızca tarihî bir miras değil, aynı zamanda özgün ve derin bir varoluş zemini kazandırmıştır. Bu konum, ne salt bir geçmiş özlemi ne de sığ bir ilerleme retoriği ile açıklanabilir. Tam aksine, bu iki damarın diyalektik bileşiminden, insanlığın ortak geleceğine ışık tutabilecek epistemolojik ve ahlaki bir birikim doğmaktadır. Ahlaki üstünlük, burada retorik bir kavram olmanın ötesinde, hakikati temsil ve tesis etme iradesidir. Hakikat ise soyut bir ideal değil; toplumsal ve siyasal düzende adaletin, özgürlüğün ve hafızanın kurumsal karşılık bulmasıdır. Türkiye’nin insanlığa sunabileceği asıl değer, bu üçlü sacayağını —hafıza, adalet, özgürlük— kendi tarih...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrı’nın Tercümesi Kur’an’ın Psiko-Politik Okuması Üzerine Dördüncü Deneme: Travma İktidarı Nasıl Kurar

İktidarın Ontolojik Gerilimi: Musa ve Hızır Arasındaki Epistemolojik Uçurum

Tanrı’nın Tercümesi: Kur’an’ın Psiko-Politik Okuması Üzerine Üçüncü Deneme