Âdem ve İblis Kıssalarında İktidarın ve Öteki'nin Teolojik Kodlanışı
Kur'an'ı bir inanç nesnesi olmanın ötesine taşıyarak, onu insan zihninin temel kategorilerini -doğa, öteki, iktidar, yasa- nasıl inşa ettiğine dair bir belge olarak okumak gerekir. Bu metinler, insanın kendi varlığını anlamlandırma çabasının, mitolojik dil içinde gerçekleşen en kesif ifadelerinden biridir. Her anlatı, yalnızca tarihsel bir dönemin değil, insan bilincinin kendi içindeki bir devrimin izlerini taşır; ekonomik ve toplumsal bir kırılmanın, bireyin iç dünyasında ve Tanrı tasavvurunda yol açtığı köktenci dönüşümlerin kodlanmış halidir.Bu bağlamda Adem kıssası, insanlığın toprağı ekip biçmeye geçişine ışık tutan kurucu bir mitostur. Bu hikâye, sadece ilk günahın değil, ilk tohumun, ilk sınırın ve itaat etmek zorunda kalan insanın hikâyesidir.
İtaat, bu yeni düzende, avcı-toplayıcının doğayla kurduğu diyalojik ilişkinin yerini alan tek yönlü bir buyruktur. Yasak ağaç, sadece bir sınır değil, insan arzusunun kendisinin ilk kez "yasa" ile karşılaştığı ve bu karşılaşma sonucu "suç" kavramının doğduğu andır. Cennetten kovuluş, bu radikal okumada, aslında insanın doğal döngünün içindeki anonim varlığından sıyrılarak, "tarih" deniline şeye -yani eylemleriyle kendi geleceğini inşa eden, dolayısıyla hata yapma, suç işleme ve pişman olma kapasitesine sahip bir varlık- dönüşmesidir.
Adem figürü, insanın biyolojik kökenine dair bir anlatıdan ziyade, onun doğayla olan ilişkisini kökten yeniden tanımlayan bir epistemolojik kopuşun temsilidir. “Topraktan yaratılma” ifadesi, salt bir köken miti değil, insanın kendi varlığını toprağa dayalı yeni bir varoluşsal paradigmaya yerleştirişinin ontolojik anlatısıdır. Burada insan, topraktan gelmekle kalmaz; toprakla kurduğu bu yeni ilişki tarzıyla, onun hem efendisi hem de mahkûmu haline gelir. Göçebe bilincin anlık dünyası, yerini toprağa bağlı, sürekli ve emek yoğun bir varoluşa bırakır. Bu dönüşüm, insanın kendi bedeninin gücünü doğaya yönlendirerek, onu dönüştürülebilir bir nesne, bir “ham madde” olarak ilk kez kavrayışıdır. Eylem, artık avlanmak veya toplamak değil, “üretmek”tir; bu da insanı, doğa üzerinde tahakküm kuran bir özne konumuna yükseltir.
Adem kıssası, insanın salt Tanrı'ya itaattini değil , kendi varlık koşulunu aktif olarak inşa ettiği bir bilinç sıçramasının da anlatısıdır. Tanrı’nın “bahçeyi işle” (Tekvin) 2:15) buyruğu, bir emir değil, insana kendi tarihselliğinin kapısını aralayan bir devrimdir. İnsan, topraktan yaratılarak, emeğini Tanrı’ya borçlu olduğu bir araç olarak değil, kendi dünyasını inşa etmek için verilmiş bir ontolojik sermaye olarak görmeye başlar. “Bahçeyi işlemek”, doğayı ilahi bir düzene tabi kılmaktan ziyade, insan aklının ve iradesinin doğa karşısında somutlaştığı ilk pratik alandır. Bu nedenle Aden Bahçesi, doğanın karşısında duran bir kültür alanı olmanın da ötesinde, insanın kendi eylemi ve bilinci aracılığıyla “dünya kurduğu” ilk mekândır. Bu bahçe, artık saf doğa değil, insan aklının düzenlediği, sınırlarını çizdiği ve anlam yüklediği bir dünyanın prototipidir. İnsan, burada sadece itaat etmez; kendi varlığının koşullarını, Tanrı’nın buyruğu altında dahi olsa, kendi emeği ve bilinciyle şekillendirmeye başlar.
İblis figürü, sembolik bir temsil olmanın ötesinde, kurulu düzenin meşruiyet zeminini inşa etmek üzere kurgulanmış ilksel "öteki"dir. O, otoriteyi kökten sorgulayan, buyruğu bir tahakküm aracı olarak reddeden ve bu reddini "ben" bilincinin onuru üzerine temellendiren bir tavrın tezahürüdür. Bu başkaldırı, basit bir isyandan ziyade, iktidarın tekeline meydan okuyan her türlü heterodoks düşünceyi, karizmatik lideri ve alternatif varoluş biçimini temsil eder.
İblis'in lanetlenip dışlanması, salt bir ceza mekanizması değil, toplumsal bütünlüğün ancak bir "düşman" imgesi yaratılarak ve bu tehdidin sürekli canlı tutularak sağlanabileceğine dair kadim bir siyasi stratejinin teolojik kodlamasıdır. İblis, toplumun sınırlarını çizen ve "biz" bilincini pekiştiren kurucu dışlamanın kendisidir. Onun kovuluşu, toplumsal varlığın ilk şartı olarak "ait olmama"nın temel paradigma olarak inşa ediliş anıdır.
Bu anlatı, "kutsal korku"yu kurumsallaştırmakla kalmaz, iktidarın en arkaik ve en kalıcı mekanizmasını tesis eder: Normalliğin ancak anormalliğin tehdidi üzerinden tanımlanabileceği diyalektiği. Korku, bireyi kolektife bağlayan yapıştırıcı işlevi görür. İblis'in sürekli var olan ve ayartmaya devam eden bir güç olarak konumu, bu korkunun daimi kılınmasını sağlar. Bu, siyasi otoritenin teolojik bir kisve altında, itaati hem dışarıdan (dışlanma korkusu) hem de içeriden (günah işleme korkusu) yönetebileceği bütüncül bir denetim aracıdır.
Buna karşılık Adem ve Havva'nın kovuluşu temelde farklı bir işlev görür; bu bir "düşüş"tür ve kritik olarak tövbe ve merhamet imkânını bünyesinde barındırır. Adem, İblis'in aksine kibrinden değil, zayıflığından, unutkanlığından ve arzusundan sürgün edilir. Onun kovuluşü mutlak bir ret değil, pedagojik bir düzeltme, hatta bir olgunlaşma sürecinin başlangıcıdır. Bu kovuluş, toplumun kendi içindeki "hatalı ama düzeltilebilir üyesi"ne nasıl davranacağını gösterir: Cezalandırır ama yok etmez, dışlar ama nihai kapıyı kapatmaz.
Sonuçta, İblis politik teolojinin (sistem düşmanı nasıl yaratır?), Adem ise psiko-politikanın (sistem bireyin iç dünyasını nasıl yönetir?) ilk örneğidir. İblis "öteki"ne korkuyla boyun eğdirirken, Adem "birey"e suçluluk duygusu ve umutla yön verir. Modern iktidarın hem gözaltı hücresini (İblis) hem de gözetim toplumunu (Adem) bu ikili kovuluşta görmek mümkündür.
Bu çerçevede Adem figürü, sadece muhafazakârlığı örmekle kalmaz, onun ontolojik temellerini de inşa eder. İtaat, tövbe ve düzene dönüş üzerine kurulu bu varoluş modeli, bireyin toplumsal düzenle uzlaşmasının ve nihayetinde bu düzeni içselleştirmesinin prototipini sunar. Bu anlatı, siyasal iktidarın hem dışlayıcı hem de içerici mekanizmalarını meşrulaştıran derin bir antropolojik zemin teşkil eder.
Yorumlar
Yorum Gönder