Süleyman ve Belkıs: İmanın Politik Tahlili
İnsanlık, yerleşik hayata, tarım toplumuna ve sınıflı yapıya geçişle birlikte, ataerkil düzene zorunlu olarak yöneldi. Bu değişim, yalnızca üretim ilişkilerini ve mülkiyet biçimlerini değil, kolektif zihniyetin derin katmanlarını da dönüştürdü. Avcı-toplayıcı dönemin döngüsel, doğayla bütünleşik ve dişil odaklı kozmolojisi, mülkün, sınırların, hiyerarşinin ve çizgisel ilerlemenin eril dünyasına yerini bıraktı. Bu dönüşümün en derin etkisi, teolojinin temel dilinde görüldü. Tanrı imgesi, doğanın ritimleriyle uyumlu ve onun içinde gizli bir dişil ilkeye dayalı olmaktan çıkıp, doğaya ve tarihe egemen, yasalarıyla düzenleyen soyut ve eril bir iradeye evrildi.
Bu zorunlu evrim, kutsal metinlerde yalnızca bir hakikat ifşası olarak değil, aynı zamanda yeni bilincin çelişkilerini işleyen ve meşrulaştıran bir anlatı olarak kaydedildi. Neml Suresi'ndeki Süleyman-Belkıs kıssası, bu kolektif dönüşümün bir temsiliydi. Bu hikaye, yeni hâkim eril aklın, hâlâ özgün bir ışıltıyla varlığını sürdüren eski dişil bilinci (Belkıs'ı) kendi düzenine entegre etme, yani uyarlayıp bütünleştirme sürecini yansıtır.
Belkıs, sadece Saba'nın kraliçesi değil, aynı zamanda dişil bir kozmosun, doğurganlığın, bolluğun ve ışığın somutlaşmış halidir. Güneşe secde etmesi, geleneksel tefsirlerde işaret edildiği gibi salt bir "şirk" eyleminden ziyade, kendine yeten, kendi kendini var eden ve kendi ışığıyla aydınlanan bir bilgelik düzenine bağlılıktır. Güneş, burada sadece bir tapınma nesnesi değil, görünürlüğün, ısının, yaşamın ve özerk aklın metaforudur. Bu nedenle kıssa, iki hükümdar arasındaki diplomatik bir temas değil, eril tektanrıcılık ile dişil kozmolojik bilinç arasındaki kaçınılmaz bir iktidar çatışmasıdır.
Süleyman’ın “Onun tahtını kim bana getirebilir?” sorusu, yüzeyde bir mucize talebi gibi görünse de, derinde sembolik bir mülksüzleştirme ve tahakküm eylemidir. Bu eylem, kadının iktidar ve kimliğinin merkezi olan tahtını onun rızası ve bilgisi dışında, erkeğin mekânına taşımayı temsil eder. Belkıs sahneye çıkmadan önce, hükümranlığının temel sembolü, eril alandan gelen bir buyruğun nesnesine indirgenir. “Cin” görünmez güçlerin bu nakli gerçekleştirmesi ise, kadın otoritesinin dini söylemin ve vahyin mistik araçlarıyla nasıl gasp edildiğinin bir alegorisidir. Böylece kadın, hikayeye özne olarak giriş yapmadan önce, tarafından tanımlanmış, sınırları çizilmiş ve ele geçirilmiş hale gelir. Tıpkı Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılması mitinde olduğu gibi, kadının varlığı burada da erkeğin varlığının bir türevi, bir “sonuç” olarak kurgulanır; asla kendi başına bir “başlangıç” olamaz.
Bu tahakküm, kıssanın ilerleyen sahnelerinde daha da katmanlaşır. Belkıs’ın camdan yapılmış zemini su zannedip eteğini toplaması, geleneksel anlatılarda cehaletin hakikat karşısındaki yenilgisi olarak yorumlanır. Oysa bu sahne, eril bilginin kadın bedeni ve zihni üzerinde kurduğu mutlak denetimin görsel bir tezahürüdür; bir tür epistemolojik teşhirdir. Cam zemin, mutlak şeffaflığın ve nüfuz ediciliğin simgesidir. Kadın, bu şeffaf yüzey üzerinde yürütülerek hem zihinsel yanılgısı (su zannetti) hem de bedensel mahremiyeti aynı anda sınanır. Süleyman’ın “Bu billurdandır” açıklaması, görünür olanın, ölçülebilir olanın ve eril aklın tasvir edip tasnif edebileceği nesnel gerçekliğin nihai zaferini ilan eder. Buna karşılık, kadın sezgisi bir yanılsama, bir hata olarak damgalanır. Bu anlatı, “kadın sezgisinin aldatıcı, eril aklın ise güvenilir olduğu”na dair ataerkil miti, kutsal bir zeminde yeniden üretir ve meşrulaştırır. Eteğin kaldırılması ise, erkek zekası ve iktidarının mahrem alana nüfuz edişinin ve kadın bedeninin bu iktidar karşısındaki savunmasızlığının, hatta doğal istekliliğinin bir sahnesidir.
Belkıs’ın “Ben kendime zulmettim, artık Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum” şeklindeki nihai itirafı, sıradan bir iman beyanının ötesine geçer. Bu cümle, iktidarın cinsiyetlendirilmiş alanını açığa çıkaran politik bir beyandır. Kritik olan “Süleyman’la birlikte” vurgusudur. Belkıs, sadece Tanrı’ya değil, Tanrı’nın yeryüzündeki erkek temsilcisi ve vahyinin taşıyıcısı olan Süleyman’ın aracılığıyla, onunla bir olarak teslim olur. Bu durum, dinî bir “vesayet evliliği”ni andırır: Eril olan, kutsalla temasın yegâne aracısı ve tercümanıdır; kadın ise bu aracıya bağlanarak, onun vasıtasıyla hakikate erişebilir. Böylece teolojik “iman”, toplumsal-politik “itaat” ile özdeş hale gelir. Kadın, hakikatin kendisine değil, hakikati temsil etme iddiasındaki erkek iktidara bağlanır. “Kendime zulmettim” itirafı ise, sadece güneşe tapmanın değil, kadın özerkliğinin, kendi güvenmenin ve erkeğin aracılığı olmadan var olmanın bir “günah” olarak teşhiridir.
Bu teşhir, Belkıs’ın güneşe yönelişi ile Hâvva’nın yasak ağaca yönelişi arasındaki paralellikle daha da derinleşir ve ataerkil din anlatısının kurucu unsurunu ortaya koyar: Kadının bağımsız bir kimlik olarak varolmasının cezalandırılması. Her iki figür de özne olmak ister; Hâvva mutlak "arzunun" tadına, Belkıs ise kozmik bilginin kaynağına yönelir. Ancak her iki durumda da bu epistemik merak ve irade, “itaatsizlik” ve “sapkınlık” olarak kodlanır. Hâvva, arzuları nedeniyle cennetten kovulur ve tabi kılınır; Belkıs ise kendi ışığına olan inancından vazgeçmeye ve eril tevhit düzenine entegre olmaya zorlanır. Bu, bilginin kaynağı ve meşruiyetinin cinsiyetlendirilmesinin en kadim biçimidir: Kadının bilgisi duyusal, dünyevi, yanıltıcı ve tehlikelidir; erkeğin bilgisi ise vahyedilmiş, aşkın, saf ve kurtarıcıdır.
Neml Suresi'ndeki bu kıssa, nihai analizde, bir "hidayet" öyküsünden ziyade, iktidarın el değiştirdiği bir fetih öyküsüdür. Güneşin somut, hayat veren ışığı (dişil bilgelik ve özerklik), Tanrı'nın soyut, mutlak kelamı (eril vahiy ve otorite) karşısında sönümlenir. Kadın, tahtından, bilme biçiminden, hatta kendi bedeni üzerindeki hakkından, arzularından sistematik bir şekilde koparılır. Hakikate ulaşmanın tek meşru yolu olarak, kendini eril olanın söylemine, bilgisine ve vesayetine teslim etmek zorunda bırakılır. Böylece, tevhidin zaferi kutlanırken, kadının kendi başına bir ışık kaynağı olma potansiyeli, bir gölge olarak eritilip yok edilir. Belkıs, Tanrı'ya değil, Tanrı'nın eril temsil biçimine ve onun dünyadaki cisimleşmiş haline teslim olmuştur. Bu anlatı, büyük tarihsel dönüşümün, bir kutsal metin içindeki nihai ve mükemmel ifadesidir: dişil olanın tasfiyesi ve mutlak eril iradenin tahtına yerleşmesi.
Peki, biz bu metni başka nasıl okuyabiliriz? Mesela anlatıyı farklı bir okumayla yorumlayarak, kadını erkeğin arzuları ve hırslarıyla içeriden fetheden bir özne olarak görebilir miyiz? Bu bağlamda, Süleyman’ın ona olan katıksız aşkı ve teslimiyeti, “Kim onun tahtını bana getirebilir?” cümlesiyle aslında onun kalbine kimin girmesini sağlayabileceğini ifade eder; böylece “biz sana şah damarından daha yakınız” ifadesiyle kadının erkek üzerindeki etkisini anlatabilir miyiz?
Yorumlar
Yorum Gönder