Kayıtlar

2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

İktidarın Ontolojik Gerilimi: Musa ve Hızır Arasındaki Epistemolojik Uçurum

Resim
  Kehf Suresi’nde anlatılan Musa ile Hızır kıssası, geleneksel tefsirlerde ekseriyetle zahirî ilim ile ledünnî ilim arasındaki ontolojik gerilimin bir tezahürü olarak yorumlanagelmiştir. Ancak bu kadim anlatının, günümüz siyaset felsefesinin merceği altında incelendiğinde, devlet olgusunun en temel diyalektiğini açığa çıkardığı görülür: Evrensel, normatif ve ilânihaye geçerli olması beklenen yasalar (nomos) ile siyasal iktidarın bekâsı için zaman ve mekâna bağlı, istisnai ve pratik müdahaleleri (phronesis) arasındaki kaçınılmaz gerilim. Musa, bir nevi toplumsal sözleşmenin, yazılı hukukun ve rasyonel adaletin tecessüm etmiş halidir. Onun perspektifi, nedensellik, öngörülebilirlik ve hesap verebilirlik ilkelerine sıkı sıkıya bağlıdır. Musa, “adaletin, sonuçları ne olursa olsun, bir tarafsızlıkla ve kuralın lafzına uygun olarak tesis edilmesi” gerektiğini savunan bir hukuk devleti idealini temsil eder. Hızır ise, “devlet aklı”nın ve “olağanüstü hal” pratiğinin alegorik suretidir. O, ...

Tanrı’nın Tercümesi Kur’an’ın Psiko-Politik Okuması Üzerine Dördüncü Deneme: Travma İktidarı Nasıl Kurar

Resim
  Kur’an kıssaları, klasik tefsir geleneğinde genellikle ahlaki öğütler veya tarihsel ibret olarak toplumsal düzeni sağlamak amaçlı okunmuştur. Ancak Yusuf Kıssası, bu geleneksel okumanın sınırlarını zorlayan; vahiy, rüya, arzu ve iktidar arasındaki girift ilişkileri ifşa eden derinlikli bir manifesto niteliği taşır. Modern siyaset felsefecisi Carl Schmitt’in “Modern devlet kuramının tüm önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır” tespiti, Yusuf’un hikayesinde görünür hale gelir. Yusuf’un kuyu dibinden Mısır’ın iktidar zirvesine giden yolculuğu, sadece bir peygamberin biyografisi değil, aynı zamanda iktidarın meşruiyet kaynağının “rasyonel olandan” değil, “bilinçdışından” neşet ettiğinin psiko-politik tarihsel anlatısıdır. Yapmak istediğimiz şey; iktidarın rasyonel bilgiyle değil, travmayı sistematize eden irrasyonel/dikey bir epistemolojiyle kurulduğunu ve vahyin, rasyonel aklın kurucu temeli olduğunu tartışmaya çalışmaktır. Yusuf’un iktidar yolculuğunun en çarpı...

Devlet, Hegemonya ve Din: Kapitalizmin Zaferinde Bir Faktör Olarak Dini Örgütlenme

Resim
Devlet ve onu araçsallaştıran iktidar mekanizmaları, temel işlev olarak halkın aydınlanmasından ziyade, onun ihtiyaçlarının yönetilmesi ve giderilmesi ilkesini merkeze alır. Bu, Antonio Gramsci'nin kavramlaştırmasındaki hegemonya sürecinin özünü oluşturur: yönetici sınıfın, toplumsal rızayı, zora dayalı baskıdan ziyade, gündelik hayatın ve temel ihtiyaçların yönetimi yoluyla üretmesidir. Bu ihtiyaçlar, piyasa ekonomisinin dinamikleri içinde şekillenir; sermaye gruplarının başlıca aktör, üretim süreçlerinin ise kaynak tahsisi ve arz-talep dengeleri üzerinden yürüdüğü bir düzlemde ilerler. Bu sistemde, toplumun "ihtiyaç" olarak tanımladığı şey, büyük ölçüde piyasanın sunduğu olanaklarla kurgulanır. Bu, hegemonyanın "sağduyu"yu (common sense) inşa etme mekanizmasının ta kendisidir; piyasa tarafından dayatılan mantık, zamanla toplumun kolektif aklında tartışılmaz, doğal bir gerçeklik haline gelir. Örneğin, beslenme ve barınma gibi temel insani gereksinimler dahi, tü...

Peygamberin Portresi: Kur'an'ın Psiko-Politik Okuması Üzerine Bir Deneme

 İnanç ve ideoloji, insanın psikolojik gelişiminden ve yaşadığı bağlamdan kopuk değildir. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, Hz. Peygamber’in Kur’an’daki portresinde görülür. Mekke döneminin başlarında, özellikle ilk vahiy yıllarında, söylemin daha keskin ve sarsıcı olduğu dikkati çeker: adaletsizlik, yetimin ve yoksulun horlanması, toplumsal ikiyüzlülük kararlı bir dille yerilir; Mekki sûrelerde bu ton çok belirgindir. Bu evrede mesaj, haksız düzeni sarsan ve vicdanı uyandıran bir çağrı niteliği taşır. Mekke dönemi vicdana seslenir. Dil kısa, sarsıcı, doğrudandır; toplumsal körleşmeye karşı teşhir edici ve tavır almayı talep eder. “Yetimi itip kakanı gördün mü?” ( Maûn 1–3 ) diyen üslup, merhameti sadece bir “duygu” değil “sorumluluk” olarak tanımlar. “Diri diri gömülen kıza, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda…” ( Tekvîr 8–9 ) cümlesi, geleneğin meşrulaştırdığı şiddeti ifşa eder. “ Sarp yokuş ” metaforu ( Beled 10–16 ), ahlâkın bir konforu değil çilesi olduğuna işaret...

Tanrı'nın Tercümesi: Kur'an'ın Psiko-Politik Okuması Üzerine İkinci Deneme

İnsanın psikolojik ihtiyaçları, teolojik söylemin şekillenmesinde kurucu bir rol oynar. Vahiy, salt gökten yere inen donmuş bir yasa değil; insanın yaşadığı travmaların, toplumsal adaletsizliklerin ve vicdani arayışların göğe doğru yükselip ilahî teyitle insana geri dönen dinamik bir süreçtir. Başka bir deyişle, vahiy insana ait olanın evrensel bir dile tercümesidir. Toplumda yetimin itilip kakılması, yoksulun horlanması, kız çocuklarının diri diri gömülmesi gibi sahneler yalnızca tarihsel birer vaka değil; insan vicdanında yankılanan evrensel bir çığlığın kaynağıdır. Vahyin dili, işte bu çığlıktan beslenir: Yerel bir dramı evrensel ve zamansız bir ilkeye dönüştürür. Böylece insana ait kırılganlık göğe taşınır, orada ilahî onay bulur ve yeniden insana dönerek toplumsal düzenin kurucu ölçütü hâline gelir. Bu süreç, vahyi tek yönlü bir iniş olarak değil, insanla Tanrı arasında karşılıklı bir akışkanlık olarak kavramamızı sağlar. Bu bağlamda peygamber, yalnızca gökten geleni aktaran deği...

Tanrı’nın Tercümesi: Kur’an’ın Psiko-Politik Okuması Üzerine Üçüncü Deneme

 Vahiy, indirgemeci tarihselciliğin öngördüğü biçimde tarihe içkin olgulara çözülen bir metin değil; beşerî tecrübenin semantik ufkunda teşekkül eden soruların ilahî tasdik ile evrensel ilkeye tercüme edildiği çift yönlü bir süreçtir. Hz. Muhammed’in psikolojik gelişiminde izlenebilen kırılganlık, adalet duyarlığı ve toplumsal tecrübe, vahyin konu ediniş tarzını ve sorduğu soruları biçimlendirir; buna karşılık ilahî hitap, söz konusu beşerî malzemeyi teyit ve tashih ederek normatif bir ölçüye dönüştürür. Bu bakımdan vahiy, edebiyat ve felsefe gibi beşerî üretim alanlarıyla ifade düzleminde akrabalık taşır; ancak onlardan temelli ayrılır, zira bağlayıcılığını beşerî uzlaşıdan değil, ilahî onaydan devralır. Sonuçta tarihsellik bir zemin olarak kalır; ölçütü belirleyen, tarihsellikten süzülen insanî sorunun evrensel kıvama yükseltilmesidir. Böylece vahiy, ne tarih üstü bir soyutlukta donup kalır ne de tarih içi olgulara indirgenir; beşerî deneyim ile ilahî tasdik arasında kurulan karş...

Süleyman ve Belkıs: İmanın Politik Tahlili

 İnsanlık, yerleşik hayata, tarım toplumuna ve sınıflı yapıya geçişle birlikte, ataerkil düzene zorunlu olarak yöneldi. Bu değişim, yalnızca üretim ilişkilerini ve mülkiyet biçimlerini değil, kolektif zihniyetin derin katmanlarını da dönüştürdü. Avcı-toplayıcı dönemin döngüsel, doğayla bütünleşik ve dişil odaklı kozmolojisi, mülkün, sınırların, hiyerarşinin ve çizgisel ilerlemenin eril dünyasına yerini bıraktı. Bu dönüşümün en derin etkisi, teolojinin temel dilinde görüldü. Tanrı imgesi, doğanın ritimleriyle uyumlu ve onun içinde gizli bir dişil ilkeye dayalı olmaktan çıkıp, doğaya ve tarihe egemen, yasalarıyla düzenleyen soyut ve eril bir iradeye evrildi. Bu zorunlu evrim, kutsal metinlerde yalnızca bir hakikat ifşası olarak değil, aynı zamanda yeni bilincin çelişkilerini işleyen ve meşrulaştıran bir anlatı olarak kaydedildi. Neml Suresi'ndeki Süleyman-Belkıs kıssası, bu kolektif dönüşümün bir temsiliydi. Bu hikaye, yeni hâkim eril aklın, hâlâ özgün bir ışıltıyla varlığını sürdü...

Süleyman ve Belkıs: İmanın Politik Tahlili-II

Süleyman'ın, Belkıs'ın tahtı için; "Kim bana onun tahtını getirebilir?" (27:38) sorusuyla talep etmesi, bir iktidar, yani egemenin kim olduğuna yönelik güç gösterisinden ziyade, onun kalbini kazanma arzusunun bir dışavurumudur. Buna göre, tahtın getirilmesi aslında metafizik bir gerçekliğe de işaret eder: O, Belkıs'ın yönettiği krallığın temsili değil, Belkıs'ın kalbidir.  Cinlerin tahtı getirmesi (27:39-40), Süleyman'ın bu içsel kaleyi fethetmek için gösterdiği tüm çabayı, hırsı ve sabırsızlığı temsil eden bir alegoridir. Zira cinler kalbleri evirip çeviren, etkileyen fısıltılar yayar. Ancak burada ince bir diyalektik iş başındadır: Her ne kadar Süleyman, bu kalbi "çalmak" için bir güç gösterisinde bulunsa da, aslında o kalbin sahibi çalınmak , yani kendisine gönüllü olarak teslim olmak istemektedir. Bu nedenle, Belkıs tahtı gördüğünde "Sanki o!" (27:42) der. Buradaki "benzeri" ifadesi, yalnızca fiziki bir eşyanın değil, Süle...

Âdem ve İblis Kıssalarında İktidarın ve Öteki'nin Teolojik Kodlanışı

 Kur'an'ı bir inanç nesnesi olmanın ötesine taşıyarak, onu insan zihninin temel kategorilerini -doğa, öteki, iktidar, yasa- nasıl inşa ettiğine dair bir belge olarak okumak gerekir. Bu metinler, insanın kendi varlığını anlamlandırma çabasının, mitolojik dil içinde gerçekleşen en kesif ifadelerinden biridir. Her anlatı, yalnızca tarihsel bir dönemin değil, insan bilincinin kendi içindeki bir devrimin izlerini taşır; ekonomik ve toplumsal bir kırılmanın, bireyin iç dünyasında ve Tanrı tasavvurunda yol açtığı köktenci dönüşümlerin kodlanmış halidir.Bu bağlamda Adem kıssası, insanlığın toprağı ekip biçmeye geçişine ışık tutan kurucu bir mitostur. Bu hikâye, sadece ilk günahın değil, ilk tohumun, ilk sınırın ve itaat etmek zorunda kalan insanın hikâyesidir. İtaat, bu yeni düzende, avcı-toplayıcının doğayla kurduğu diyalojik ilişkinin yerini alan tek yönlü bir buyruktur. Yasak ağaç, sadece bir sınır değil, insan arzusunun kendisinin ilk kez "yasa" ile karşılaştığı ve bu kar...

Weber'den Jung'a: Rasyonel Tahakkümden Mitolojiye Dönüş

Kapitalizmi yalnızca iktisadi bir mekanizma veya bu mekanizmanın politik alanı çerçevelemesi gibi tanımlara hapsetmek, onun köklerini besleyen felsefi, psikolojik ve sosyolojik katmanları görmezden gelmekten başka bir şey değildir. Bu yaklaşım, kapitalizmin salt bir ekonomik sistem olmanın ötesinde, insan zihnininde şekillenmiş bir anlam ve değerler evreni olduğunu ihmal eder. Gerçekte, kapitalizm bu disiplinlerin kesişiminde doğan karmaşık bir yapıdır; ancak asıl mimarı, bu kavramları bir araya getiren ve onlara meşruiyet kazandıran dildir. Bu dil, araç olmanın çok ötesinde, bir dünya görüşü yaratır ve bireyin algısını dönüştürür. Bu dilin en çarpıcı ve dönüştürücü ifadesi, Max Weber'in "Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu" nda ustalıkla betimlediği üzere, Protestan etiğinin rasyonel dilinde somutlaşır. Rasyonalite, kapitalizmin vazgeçilmez zihinsel altyapısıdır; zira Protestan etiğinin rasyonel söylemi, emeği seküler bir kutsallığa ve maddi başarıyı ilahi onayın ölç...

Vahiy Bize Epistemolojik Bir İmkan Sunar mı?

 Dini metinlerde merkezi bir yer tutan “vahiy” kavramı, insanlığın bilgi ile kurduğu ilişkinin derin ve tarihsel bir tezahürü olarak okunabilir. Bu kavram, temel bir epistemolojik soruyu gündeme getirir: Bilgi, bireysel deneyim ve akıl yürütmenin bir ürünü müdür, yoksa insanı aşan bir hakikatin -örneğin ilahi bir kaynağın- zaman ve dil içindeki açılımı mıdır? Bu kadim ikilem, bilginin kökeni üzerine yapılan felsefi tartışmaların özünü oluşturur. Vahiy, bu bağlamda, epistemolojinin geleneksel sınırlarını sorgulayan bir model işlevi görür; yalnızca akılcı ve ampirik yaklaşımların ötesine geçerek, bilginin "dışsal" ve aşkın bir temele dayanabileceği ihtimalini işaret eder. Farklı düşünce geleneklerinde bu model, mistik bir "açığa vurulma"dan rasyonalist bir "temel sezgi"ye kadar çeşitli formlar alır, ancak her durumda köklü bir epistemolojik araç olarak varlığını sürdürür. Nihayetinde, bu model bilginin salt bir birikim mi yoksa ezeli bir hakikatin yankısı m...

Hegemonyanın Anatomisi: Türkiye Entelektüelleri ve Üniversiteleri Neden Siyonizm’i Savunuyor?

 Türkiye'nin entelektüel sahnesinde, küresel adaletsizlikler karşısında takınılan sistematik sessizlik, özellikle Filistin meselesi ve Siyonizm eleştirisi söz konusu olduğunda, epistemik bir krize işaret etmektedir. Bu sessizlik, yalnızca bir suskunluk hali değil, aynı zamanda Batı merkezli bilgi rejimlerinin içselleştirilmesiyle örülmüş bir duvardır. Edward Said'in "Oryantalizm"i, bu durumu aydınlatan temel bir teorik araç sunar: Batı'nın epistemik hegemonyası, sadece Doğu'yu temsil biçimlerini değil, aynı zamanda Doğulu entelektüellerin kendi gerçekliklerini kavrayış biçimlerini de şekillendirmektedir. Türkiye akademisinin Siyonizm'i analiz ederken başvurduğu kaynakların bile –Said veya Chomsky gibi– Batı entelektüel geleneğinin ürünleri olması, bu bağımlılığın trajik bir tezahürüdür. Ne var ki, bu eleştirel kaynaklar dahi, İsrail'in kurumsal lobileri tarafından uygulanan sistematik sansür mekanizmalarından azade değildir. Dolayısıyla, Siyonizm'i...

Hegemonyanın Anatomisi: Türkiye Entelektüelleri ve Üniversiteleri Neden Siyonizm’i Savunuyor?

 Türkiye'nin entelektüel sahnesinde, küresel adaletsizlikler karşısında takınılan sistematik sessizlik, özellikle Filistin meselesi ve Siyonizm eleştirisi söz konusu olduğunda, epistemik bir krize işaret etmektedir. Bu sessizlik, yalnızca bir suskunluk hali değil, aynı zamanda Batı merkezli bilgi rejimlerinin içselleştirilmesiyle örülmüş bir duvardır. Edward Said'in "Oryantalizm"i, bu durumu aydınlatan temel bir teorik araç sunar: Batı'nın epistemik hegemonyası, sadece Doğu'yu temsil biçimlerini değil, aynı zamanda Doğulu entelektüellerin kendi gerçekliklerini kavrayış biçimlerini de şekillendirmektedir. Türkiye akademisinin Siyonizm'i analiz ederken başvurduğu kaynakların bile –Said veya Chomsky gibi– Batı entelektüel geleneğinin ürünleri olması, bu bağımlılığın trajik bir tezahürüdür. Ne var ki, bu eleştirel kaynaklar dahi, İsrail'in kurumsal lobileri tarafından uygulanan sistematik sansür mekanizmalarından azade değildir. Dolayısıyla, Siyonizm'i...

Devleti Kurmak: Peki, Hangi Devlet?

Türkiye, köklü tarihî hafızası ve jeopolitik konumu itibarıyla yalnızca bir ulus-devlet olmanın ötesinde, insanlığa yeni bir medeniyet tahayyülü sunma potansiyeli taşıyan bir düşünce merkezidir. Osmanlı’nın çok-kültürlü, çok-dinli yapısı ile Cumhuriyet’in radikal modernleşme çabası, aynı topraklar üzerinde iç içe geçmiş ve Türkiye’ye yalnızca tarihî bir miras değil, aynı zamanda özgün ve derin bir varoluş zemini kazandırmıştır. Bu konum, ne salt bir geçmiş özlemi ne de sığ bir ilerleme retoriği ile açıklanabilir. Tam aksine, bu iki damarın diyalektik bileşiminden, insanlığın ortak geleceğine ışık tutabilecek epistemolojik ve ahlaki bir birikim doğmaktadır. Ahlaki üstünlük, burada retorik bir kavram olmanın ötesinde, hakikati temsil ve tesis etme iradesidir. Hakikat ise soyut bir ideal değil; toplumsal ve siyasal düzende adaletin, özgürlüğün ve hafızanın kurumsal karşılık bulmasıdır. Türkiye’nin insanlığa sunabileceği asıl değer, bu üçlü sacayağını —hafıza, adalet, özgürlük— kendi tarih...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrı’nın Tercümesi Kur’an’ın Psiko-Politik Okuması Üzerine Dördüncü Deneme: Travma İktidarı Nasıl Kurar

İktidarın Ontolojik Gerilimi: Musa ve Hızır Arasındaki Epistemolojik Uçurum

Tanrı’nın Tercümesi: Kur’an’ın Psiko-Politik Okuması Üzerine Üçüncü Deneme