Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ne zaman kafayı sıyırdın

 Tuvalet sırasında beklerken, yerde pisuvar kenarından damlayan su ve idrar atıklarının akar yerine düşmüş olan 1TL yi avuçlayıp cebine koyduğunda beni göreceğini biliyordum. Cebinden elini çıkarıp yanağının kenarından akan salyayı silip, "Hocam, nasılsın" diyerek elini uzattı. O anda hanımın "şu delileri, sokakta kalmışları gördüğünde onlarla tokalaşma alışkanlığını bırak. Tokalaşmadan da onlarla konuşa bilirsin. Salgın var!" cümlesi bir spot olarak gözümün önünden geçti. -İyiyim Nazım abi sen nasılsın diyip uzatan elini tuttum. Ama bunun Nazım abi için yetmeyeceğini biliyordum. Boynuma sarılıp "Hoca seni özlemişim. Hiç camiye gelmiyorsun artık." cümlesi, üzerine sinmiş olan tuvalet kokusuyla birlikte ta ciğerlerimin içine kadar  indi.  -Camiyi sana bıraktım artık Nazmi abi. Sınıf atlamaya çalışıyorum. Yapamadım ama uğraşıyorum halen. -Hoca sen okulu bitirmedin mi daha? Arkadamdaki adam. Sıra sende abi dedi. -Nazmi abi sonra görüşelim şimdi bana müsaade,

İslamımı konuşmak istiyorsunuz?

Şimdi Efendim, İslam dininin Peygamber döneminde 23 yıllık bir süreçte teşekkül ettiği kabul edilmekte. Yani Peygamberin bu dinin metinlerinin tam olarak şimdi bitti dediği zaman 23 yıl sürdü. Buna göre şöyle bir durum var. Sanırım ayet sayıları düşünüldüğünde güne 1,6 gibi ayet sayısı düşmekte. Bu elbette her gün bu kadar ayet iniyordu demek değil. Güne bölsek böyle diyoruz. Elbette kimi zaman 5-10 ayet iniyordu kimi zaman haftalarca inmiyordu. kimi rivayetlere göre yıl içerisinde inmediği dönemlerde var falan filan... Gelelim bunu neden anlattığımıza. Şimdi İslamın öğretilmesi tebliğ edilmesi dediğimiz bu dönemde pek çok sahabi çeşitli şehirlere, köylere hatta uzak beldelere dahi giden oldu. çeşitli . Bunlar gittikleri zaman ya böyle günümüz İslamcıları gibi ellerine Kur'an alıp; "Allah şöyle dedi böyle dedi, yok bu ayet şunun için indi şu fıkıh var, şu imam var" gibi cümleler kuramıyorlardı. Bildikleri 15-20 ayet mi işte bununla insanlara dini anlatıyorlardı. Ortada fı

Tanrı'nın çok kırılgan insanları

  Doğada ya da şöyle diyelim, Tanrı'nın çok kırılgan insanları vardır. Konumuzu şöyle somutlaştıralım: Ağacın dalları vardır. Kimisi kalın ve güçlü kimi zayıf ve kırılgan. Kırılgan dallar aslında yaprak açan, meyve veren dallardır. Yani ağacın meyvesi orada yetişir. Bu kırılgan insanlar da insanlık ağacının meyve veren dallarıdır. Bunları koruyan kalın dallar vardır; güçlü insanlar. Eğer bunlara siper olmaz korumazlarsa bu kırılgan insanlar başka istilacılarca kırılır. Doğaya yenik düşer. Yaprak açmaz meyve vermez. Bu insanları kırmamak sahip çıkmak gerekir. Bunlar tanrının ya da doğanın da diyebilirsiniz seçkin varlıklarıdır. Bunları kırdığınızda tanrıyı kırmış olursunuz. Bunlara sahip çıktığınızda tanrıya/doğaya sahip çıkmış olursunuz..

"Etme bu cefayı, kanlım olursun

Türkçe'nin Anadoluya yayılmasında, öğrenilmesinde, içselleşmesinde ozanlarımızın etkisi 1200'li yıllardan itibaren artarak görülür. Bunların en başında gelen ve bilinen isimlerden biri tabi ki Pir Yunus'dur. İlahi aşkın toplumsal olanı kuşatmasının en harika örneklerini görebileceğimiz güfteleriyle/şiirleriyle hem din dilinin imkanlarıyla milletleşmenin en harika örneklerinden birinin başlangıcını bize sunarken aynı zamanda mistik hayatın Türkçeleşmesine inanılmaz katkılarda bulunmuştur. Ve tabiki bir de beşeri aşk dediğimiz ama içeriğinde her zaman ilahi bir mananın varlığını anımsatan ozanlarımızın güftesi vardır ki onlar bize dünyanın yaşam alanının sadece sevdikçe güzelleşeceğini hatırlatırlar. Güzelin zülfü, alemin bir parçası olması bakımından aleme de iyi gözle bakılmalıdır. Yoksa kem gözün göreceği şey yarin zülfünün arkasına saklanmış tendir ki onu kötüye göstermek varlığın kendisine ihanettir. Kötünün el uzattığı her şey o zaman Tanrıya döner ve "Etme bu cef

Seküler cevrelerin ve bir psiko-siyasal operasyon olarak kadına şiddet hikayesinin geçmişi

 Seküler cevrelerin ve bir psiko-siyasal operasyon olarak kadına şiddet hikayesinin geçmişi. Modern kadının birey olabilmesi kendi ayakları üzerinde durması, ekonomik bağımsızlığını kazanması mücadelesi her zaman taktire şayan ve şahsen insanlık tarihi içinde benim en karakterli ve tek gerçek mücadele olarak gördüğüm olaydır.  Şimdi Türkiye tarihi ve kadının hakları ve özgürleşmesi birey olması meselesi ise tamamen ideolojik ve aynı zamanda osmanlıdan cumhuriyete intikal eden egemen sınıfın, anadolu kadınını ezmek, yok etmek onu farklı bir norma çevirme çabası olarak gerçekleşir. Bu tutum sistematiktir. Bu ülkenin kadınını kendi tarihsel süreciyle geliştirerek değil de tepeden inme bir yöntemle dönüştürme çabasıdır. Dönüşmeyeni de sistem dışına atmak üzere kurgulanmıştır.  Bu devlet, sistem eliyle kadına şiddetin en bariz olduğu dönemlerden biri 80'li yıllardan sonra başörtülü olduğu için üniversitelerden, kamudan atılan kadınlardır. Bu fiili şiddet tam olarak 20 yıl sürmüştür. Ben

İslam hukukçularından bu memlekete bir fayda gelir mi?

  İslam hukukçularından bu memlekete bir fayda gelir mi? ( Nisan 2013'de yazılmıştır.) Fıkıh, doğruluğu kabul edilen bilgi ile yeni bir bilgiye ulaşmak anlamına gelir ki fıkıh ile bilgiye ulaşan kişiye fakih, bilgiye ulaşma gayretine ceht, bilgiye bir norm kazandırmaya ise içtihad adı verilir. Böylece fıkıh, “ilim” kavramından ayrılır ve spesifik bir anlam kazanır. Kuran, “Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar anlamazlar/fıkıh etmezler.” (63/7) ayetiyle; ilim ile fıkıh arasındaki farkı ortaya koymuş olur. Zira tanrıya inansın veya inanmasın, insanın bir ilmi/bilmi vardır. Ama fakih olmayabilir. Dinin bir ilim olduğunu hatırlatan “...Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda fıkh edip (iyice bilgi sahibi olmak) ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar” (9/122) ayetiyle fıkıhla, din bilgisi arasında var olan ilişkiye işaret edilmektedir. Din, öğrenilmesi gereken bir bilgi olduğuna göre; ilim kab

Cehennem acı cektiğimiz yer değildir

 Hallacı Mansur abimizden; "Cehennem acı cektiğimiz yer değildir, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir." diyor... Hallac abimiz, bu cümleyi kurmuş mu bilmiyorum. Ama kurmuşsa güzel kurmuş. O değil başkası kurup ona izafe etmişse güven sorunu ve mitolojik karakterlerin arkasına sığınarak fikrini kabul ettirme yoluna gitmiş. Karakter gelişimi, öz güven sorunu olan bu tipler ne yazık ki ortadoğu coğrafyasında çok fazladır. Kendi tecrübe ve kanaatlerinin değersiz olduğuna mektepde, üniversitede inandırılan bir insan topluluğunun ulaşacağı tek sonuç ise "bu kim ki böyle konuşuyor susturun, öldürün, linç edin." Kültürünün egemenliğidir. Bunu en başta besleyen karakterlerse bu coğrafyanın okumuş, ben akademisyen oldum, doktor oldum, şu oldum bu oldum diyen statüden, kurumsal ideolojik sistemden beslenmenin arkasına sığınan çapsızlar topluluğudur. En çok şikayet edenler onlardır. Çünkü bu sistemden beslendikçe azmaktadırlar. Her ne kadar akıcılığı, bilimi zartu zurtu s